• 1808 syf.
    ·13 günde·Beğendi·8/10
    Lev Nikolayeviç Tolstoy'un ölümsüz eseri Savaş ve Barış okumakta en çok zorlandığım klasiklerden biri oldu. Baştan sona kadar müthiş bir beyin yangını ve her satırda gözünüze saplanan uzun cümleler bu eseri dünyada önemli kılan sebeplerden bazıları. Tolstoy'a yayınevi sadece bir kitap hakkı olduğunu söylemiş o da aklında ne varsa yazmış sanki. Çünkü okudukça içinden raflarca kitap çıkar öyle zengin bir klasik. Asla bir başlangıç kitabı olmamakla beraber, hayatınızda en az 1500 sayfa bir kitap okumamışsanız okumaya kalkışmamanızı öneriyorum. Okurken tamamen konsantre bir biçimde, zihin boş ve sessiz ortam olmasına dikkat etmek gerek, zira kaçırdığınız her kelime büyük kayıp. Belki biraz abarttım fakat gerçekten ağır bir kitap. En azgın okuru bile delirtebilir öyle söyleyeyim. Kimi zaman yarım kalsın dediğim oldu. Oldukça ağır dili olan kitabın cümleleri son derece uzun ve dikkat dağıtan cinsten. Olayların, kişilerin ve mekanların detayının detayı var. Bir benzetme oluyor mesela o benzetmenin baştan sona hikayesini okuyorsunuz. Bir savaş var ve paralelinde gelişen hadiseleri takip etmeye çalışıyoruz. Savaş ve Barış sadece edebi bir eser olmanın dışında psikolojik, tarihi, sosyolojik, beşeri ve bilimsel tespitlerin ve eleştirilerin yer aldığı bir tez aslında. Tolstoy sanki ömrüm kısa bir daha ne zaman elime kalem alırım deyip ne varsa döktürmüş. Yazarın hayata bakışını net olarak gözlemleyebiliyoruz. Ne kadarını anlatabilirim bilmiyorum ama parmaklarımın eklemleri oynadığı kadar yazmaya çalışacağım kısaca hikayeyi. 1812 yılında Fransa imparatoru ve ordu komutanı Napolyon Bonaparte Rusya'ya bir sefer düzenliyor, hayali Moskova'yı ele geçirmek. Daha önceki savaşı kazanmış olan Rusya barış şartlarını bozan Fransızlar karşısına tecrübesiz bir komutan olan Kutuzov ile çıkar. Fransa'nın favori olduğu savaş bambaşka yerlere gitmektedir. Bütün bu kargaşa ortamında baş karakterlerden bazıları olan Piyer, Prens Andrey, Nikolay Rostov, Nataşa, Denisov özel yaşamlarında birbirleriyle sıkça iletişim içindedirler. Kimin elin kimin cebinde, sırtında, saçında, kuyruk sokumunda belirsiz. Ortalıkta gergin diplomatik ilişkiler ve savaş var, bir de bu çoğunluğu asker olan arkadaşların kişisel sorunları dert oluyor millete. Tolstoy savaş ortamıyla bu insan ilişkilerini öyle güzel yediriyor ki hikayede hiç sırıtmıyor. Hepsinde bir sebep sonuç ilişkisi var ve cevapsız soru kalmıyor. Başta ne ilgisi var denen olayları güzelce birbirine monte ediyor. Savaşın sonunu az çok tahmin edebiliyorsunuz. Tolstoy baştan bir özet geçtikten sonra uzun uzun neler yaşandı anlatıyor tek tek. Kendisi bir taehiçi değil fakat güzel bir tarih romanı yazmış diyebiliriz. Tarihçileri eleştirmesi ayrı bir ironi. 20 sayfa önsöz, 130 sayfa sonsöz okuyoruz. Hikaye bitiyor kitap bitmiyor, tarih bitiyor kitap bitmiyor, hayatlar bitiyor kitap bitmiyor, kısacası bitmek bilmiyor kitap. Geceyi gündüze çorba ediyor Savaş ve Barış. Aslında önce barışı, sonra savaşı okuyoruz. Okura seç karar ver diyor. Beni yer yer bunaltsa da, bazen cümleleri birkaç kere okumama neden olsa da, tekrarları yüzünden uykumu getirse de beğendim ben eseri. İşte böyle kitaplar edebiyat tarihinde adından sıkça söz ettiriyor. Savaş ve Barış hem kütle olarak, hem de içerik olarak gerçekten ağır. Türkiye ve İstanbul adları eserde ara sıra görünüyor. Tarih derslerinden hatırlarız; Osmanlı devamlı Ruslara kaybeder, ancak İngiltere veya Fransa destek olursa galip gelebilmektedir. Kitabı okuyunca bunun nedenini daha iyi anlıyoruz, mükemmel işleyen bir askeri düzen var. Kesinlikle takdir ediyorum, bu işler öyle vatan sana canım feda diye bağırmakla olmuyor işte. İnceleme kitaptan uzun oldu ama birazını bile anlatamadım.
  • 157 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Sonunda tanıştık meşhur Ahraz ve yazarı Deniz Gezgin ile. Epeydir listemdeydi ya, bu aralar kitap siparişi vermek istemiyorum. Ankara Kitap Fuarı derdime çare oldu. Sel Yayıncılık’tan bir son dakika kararı ile Deniz Gezgin’in "Ahraz" ve Zeynep Kaçar’ın "Kabuk" kitaplarını edindim.

    Yazarın farklı bir tarzının olduğunu yapılan incelemelerden biliyordum. Yazarın önceki kitaplarından da az çok tahmin edebiliyorum "Ahraz" ın içeriğini. Hayvan Mitosları, Su Mitosları, Bitki Mitosları. Elbette bu kitapta da mitlerden bahsedecekti, bu kaçınılmaz. Okurlar sever mitosları ve kadim hikayeleri. Farklı bir çekiciliği vardır gizemli unsurların.

    Kitabın ismi de gayet çekici, kısa ve akılda kalıcı. Ahraz. Sözlük anlamı; sağır ve dilsiz. Bir kitap için çok iyi bir tercih. Bir okur sadece ismine bakarak bile tercih edebilir.

    Kitabın girişinde etkili bir giriş cümlesi ve mistik bir hikaye. Vaaaay.. Okurun beklentisini bir anda tavan yaptırıyor. Daha sonraki 10 sayfayı en az 3 kere okumuşumdur. Böyle bir 10 sayfa daha olsa kitabı bırakırdım. Hikayenin geçeceği mekan tanıtılıyor. Aslında söylenmek istenen birkaç paragraf. Arka arkaya yapılan benzetmelerin hepsi aynı anlamı veriyor. Tabi kullanılan kelimelerde pek aşina olmadığımız kelimeler olunca, yazar da kullandığı dil ve cümle yapısı ile okurun işini iyice zorlaştırınca iş içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

    Romanlarda mekan tanıtımları önemlidir, en nihayetinde olaylar bu mekanda geçecek. Okurun mekana ısınması gerekir. Çok uzun betimlemeler olan gayet kuvvetli romanlarda vardır ama mekanın detaylarına girmeden sadece genel unsurlar üzerinden bunu ilerletirseniz okurun beklentisini kırarsınız. Çok karmaşık cümleleriniz olabilir, okurun tekrar tekrar okumasını, bir emek vermesini de bekleyebilirsiniz ama bu emeğin karşılığını vermeniz gerekir. Okur cümlelerinizi çözdükten sonra “vaay be” demezse yandığınızın kanıtıdır.

    Neyse ilk kısmı geçtik. Sonraları dil sadeleşiyor. Demek ki sade bir şekilde, okuru boğmadan da etkili bir anlatım yapılabiliyor. Ben bu ilk kısmı eserin kadim hikaye olmasına verdim. Nitekim eserde belirli bir bölümde masalımsı mitolojik bir anlatımla ilerledi. Sonra sonra zaman günümüze yakın bir döneme kaymaya başladı. Kaymayı bırakalım komple yerleşti. Bir yandan da mitler ilerliyor. Bir eser ya masalsı bir havada ilerler yada gerçek düzlem de. İkisi beraber olmaz mı olur. Ama bir tarafın ağırlık da olması gerekir. Elbette bunları yaparken dilinde anlaşılır olması gerekir. Aksi halde eser içinden çıkılamaz bir hal alır.

    Yazarın hakkını da verelim. Hikayesi çok iyi bir hikaye. Evrensel mesajlar içeriyor. Yazar da çok iyi niyetli. Okura ekstra bir okuma deneyimi sunmak istemiş. Ama eserdeki mitler, metaforlar, yazarın bazı noktalardaki süslü anlatımı eseri çok boğmuş. Her şey birbirine girmiş. Belki çok daha fazla sayfada anlatılacak bir hikaye dar kalıplara sığdırılmış. Yazarın mitler konusundaki derin bilgisinin de kendine zarar verdiğini düşünüyorum. Bir uzmana çok basit gelen bir şey, bu konuda çok da bilgisi olmayan insanlara ağır, anlaşılmaz gelebilir.

    Ben çok güzel bir hikayenin heba olduğunu düşünüyorum. Bu hikaye çok daha sakin bir dille çok daha etkili anlatılabilirdi. Dramatize olmaya çok müsait bir konuydu ama yazarın bunu başarabileceğini düşünüyorum. Süslü anlatıma girmese, sade olarak anlattığı bölümlerde gayet dil kullanımı yerindeydi. Psikolojik ve sosyolojik analizleri çok iyiydi. Adile’nin, Yusuf’un özellikle İsrafil’in iç dünyalarını, kişiliklerinin ve yaşadıklarının bu iç dünyaya yansımalarını çok güzel anlatmış.

    Neyse incelememi burada noktalıyorum. Tabiki bunlar benim kitap hakkındaki ilk okumama ilişkin düşüncelerim. Kitap ikinci bir okumaya ihtiyaç duyuyor olabilir yada farklı okurlarda farklı izlenimler yaratabilir.

    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • 184 syf.
    ·Beğendi·9/10
    "Sizde dikkatimi çeken şey,"
    demek isterdim,
    "ahlâksızlığınızın küstahlığıdır
    Ortadoğu Bey."

    Ahlâksızlığı küstahlıkla, küstahlığı ahlâksızlıkla bu denli ustaca harmanlayan bir başka coğrafyaya daha şahitlik etmedim. Avamı bir kenara bırakırsak -ki kan kusarak kabullendikleri açık, ister gönüllü ister kerhen aktörler olsun farketmez, geriye kalan bütün unsurların kriz mühendisliği ile bilinçli bir ihtilal topolojisi çizdiği aleni bir sırdır. Ortadoğu, kun fe yekûn alanıdır, kula minnet edilen alandır, krizi idare edemeyenlerin her ne olmasını istemiyorlarsa onların olacağı alandır.

    Ortadoğu'nun Siyasal Sosyolojisi'nin Fransızca orijinali hazırlanırken bölge ve bölgedeki olan bitenler üzerine olan öngörülerin uzun vadede aktarılması tasarlanıyordu. Fakat henüz mürekkebi kurumadan, bir yıl gibi kısa bir süre sonunda öngörülen her ne varsa hepsinin harfiyen yaşandığını da acı bir şekilde tecrübe etti. Bu tecrübenin izdüşümünü son baskıyı edinenler önsözde hakkıyla okuyacaktır. Ortadoğu'yu anlamak için mümkün mertebe bir 'ihtilal topolojisini' bilmek gerekliliğini, domino olgusunun rutin eylem silsilesinin taktiği olduğunu, buna rağmen dominonun bazı ağır taşlarının çoğu kez beklenenden daha çabuk devrildiğini -ki bunda gönüllü ve/veya kerhen aktörlerin rolünün olduğunu, krizin tetikleyicileri değişse bile 'kaynayan' bir toplumun krize dönüşeceğini suskun sahaların müjdelediğini kitapta ziyadesiyle bulabiliriz. Fakat önceliği sıkça zikrettiğimiz hâlde mutabık kalamadığımız 'Ortadoğu'ya ayırmamız gerekecek. Nedir 'Ortadoğu?' Neresidir?

    Peşinen söylemek gerekirse, Ortadoğu diyebileceğimiz belirli bir coğrafya yok. Haritayı parselleyip şurası Ortadoğu diyebileceğimiz herhangi verili bir bölge de yok. Sözünü ettiğimiz bölge, tarihsel, dönemsel, güç ile ilintili dinamik bir coğrafya. Politikanın razı etmekten ziyade maruz bıraktığı, siyasetin herhangi bir sabah herhangi bir kimseyle aynı yatakta uyandığı -ve asla tuhafsamadığı- beşeri ve fiziki bir alan. Söz ettiğimiz yer buralar. Dolayısıyla tıpkı Kızılderililerin öz yurtlarında ayaktakımı olmaları gibi, kendi isteğiyle değil de kan kusarak kabullenmenin bir başka coğrafyadaki versiyonu üzerinden ilerliyor kitabın bütün derdi.

    Kitap, dört kırılma noktası üzerinden ele aldığı kanla mühürlenmiş tarihin izini arıyor. Ilki, I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı Imparatorluğunun elindeki Arap topraklarının Fransa ve Büyük Britanya arasında iç edilmesi; ikincisi, 1948 yılında İsrail devletinin kurulması (kuruluşunu 'Nakba! -felaket!- diye niteleyen Arapların isyanı taptaze duruyor); sonraki dönem SSCB'nin Afganistan’ı işgali ve İran Devrimi; son olarak da 1980-90’daki bölgesel savaşlar ve 11 Eylül garabetinin bölgeye ihraç ettiği kitlesel ölüm taktiği dönemi. Tabi beşinci süreci 2011 ve sonrası “vekâlet savaşları dönemi" diye nitelesem de şimdilik bu izah, Hamit Bozarslan'ın tespitleri karşısında ancak dinlemeye mazhar olacak cinsten. Nereye kaçarsak kaçalım, 1918’den itibaren şekillenen bir bölgeden söz ediyoruz.

    Fiziki bir coğrafya iken, haritada tıpkı Mississippi gibi, Sahra Çölü gibi alelade bir bölge iken kaşla göz arasında beşerî bir olguya dönen Ortadoğu’da borusu öten paradigmalar bulunuyor. Kitapta bu paradigmalar ansiklopedik bir titizlikle anlatılıyor. Biz, şimdilik, modernleşmeci paradigmanın borusunun öttüğünü -hâlâ öttüğünü- söyleyerek devam edelim. Özneci-akılcı, bilime ve kente, ulus-devlete önem veren modernleşmeci paradigma, Ortadoğu’da olan bitenin ifşa edicisi, tuzak kavramıdır. Descartes'ten beridir “Batı” Kartezyen Felsefeyi uygulamaktan usanmazken bunun ekmeğini de yemeye devam ediyor. Günümüzde ulus-devletler sermayedarların elinde her ne kadar birer ulus-şirkete dönüşseler de modernleşmeci paradigma da oryantalist paradigma da hâlâ revaçta. Tıpkı son dönemde peyda olup iflah olmadığı gibi iflah etmeyen İslamcı paradigma gibi. Ortadoğu’yu okumak için şimdilik kritik teoriler bunlar.

    Bir de 'mesafe', 'kartel', 'devlet', 'totaliterizm' gibi teoriler var fakat uzun uzadıya bunları açıp can sıkmayacağım. Kitap, fazlasıyla titiz bir irdelemeyle bölgeyi kronolojik okunmaya hazır hâle getirmiş. Bizim yapacağımız, araları ustaca doldurulan bir meselenin kaba taslak spoilerını vermek. Mesela “devletin."

    Ortadoğu’da devlet, ya otoriterizm ya da totaliterizm üzerinde okunur. Başka? Başka da yolu yok. Otoriter devlet aygıtının baskıyla idare ettiği bölgede totaliter devlet aygıtı daha kapsayıcı ve nüfuz edicidir. Kaldı ki Ortadoğu, liderlerin, aktörlerin, 'reis' ve 'baba'ların alanıdır ve olmazsa olmaz iki beklenti de 'inanç' ve 'biat'tır. Mukayese edilmesi açısından dünyadaki mevcut devlet topolojilerini örnek verelim ki Ortadoğu’nun güvenlik ve istihbarat merkezli devlet topolojisi ayyuka çıksın: birinci tip devlet modeli pek tabi ki çağın hizmetindeki şirket oyuncağı devletler: ABD, Kanada ve İngiltere ilk etapta örnek verilebilir. İkinci tip devletler, şirketlerden güçlü olan, şirketlerle güçlü olan devletlerdir. Almanya başat bir örnektir. Üçüncü tip devletler ise bütünüyle 'devlet' kontrollü devletlerdir. Istikrardan münezzeh devletler. Türkiye, Suudi Arabistan, Suriye, vs. Elbette dönem ve güç bu kategorileri değiştirebilir, aktörleri konum atlatıp alaşağı da edebilir. Bâki olan, bütün hikâyenin “artı değere” sahip olma üzerine yürüdüğüdür. Artı değer, rahatlıkla metalaştırılabilecek her şeydir. Dahası, artı değer, sistemin sürdürülmesinin ta kendisidir. Amiyane tabirle parayı takip edenin, cevabı bulduğu yerdir.

    “Falanca aktör hâlâ devrilmedi!”
    “X ülkesi kaosa rağmen ayakta.”
    “Beklenmedik şekilde a aktörü yönetimi eline geçirdi.”
    "Ihtilalin sonuç vermeyeceği beklenmedik bir durumdu."
    "Suskun sahaların isyanı tek seferde püskürtüldü!"

    (...)

    Senaryolar çoğaltılabilir. Hepsinin alameti farikası, sapasağlam bir burjuva sınıfına sahip olmalarıdır. Bölgesinde aktif halde yüzlerce örgütün Mehdîlik oynadığı ülkedeki başkentin ayakta kalmasının da, beklenmedik bir şekilde halkının ayakları altında can veren liderin akıbeti de sermaye sınıfıyla olan münasebetinde saklıdır. Dolayısıyla Irak’ta da, Suriye’de de, Lübnan, Yemen, Türkiye veya hangi 'Ortadoğululaştırılmış' ülkeye bakarsak bakalım, bütün hikâye artı değerden kimlerin nasipleneceğinin kavgasıdır. Yani tepedekilerin meşruiyet telaşına sokaklarda neyin ne olduğunu görenlerin (halkın) verdiği çözümsüz ve sonuçsuz mücadelenin kavgası. Ihtilal “tipolojisi” dediğimiz durum da budur.

    Ortadoğu’da üstesinden gelmek zorunda olunan kritik görev, kriz mühendisi olmaktır. Aktör iken lidere, lider iken kaçınılmaz şekilde otoriter ve sonrasında totaliter olmaya ulaşan döngüde “kartel” olmamak büyük maharet ister. Ancak, kolonlarını adalet ve evrensellik üzeride yükseltmeyen her ülke gibi, istihbarat ve güvenlik telaşına kapılıp “mesafeyi” ya çok gergin ya da çok esnek tutanlar kriz anlarında (darbe, muhtıra, iç savaş veya dış müdahale) ilk tekmeyi yakınlardan yemeye mahkûm kalırlar. Krizi idare edemeyen aktörler hayali düşmanlar icat ederek hayali korkular peşinde ilerleyip acımasız birer tirana dönüşürler ki Machiavelli burada da haklı çıkar. Kemale eren her iktidar çökmeye yüz tutar diyen Ibn Haldun da öyle.

    Kitap bu kaba işleyişin içeriğini bihakkın doldurmayı fazlasıyla başarmakla kalmamış, isyanın kökenini ve sosyolojik arka planını da gün gibi ortaya sermekten geri de durmamış. Burada anlattıklarımız tamamlanmaya fazlasıyla muhtaç açıklamalardan ve kitabı okumaya yarayacak basit bir kerteriz olmaktan başka bir şey değildir.
  • 112 syf.
    ·9/10
    Bir namus cinayeti. Cinayeti işleyen, cinayet yeri, cinayete kurban giden her şey apaçık ortada. Ama irdelenen konu her şey bu kadar açıkken insanların duyarsız davranmaları. Bir nevi sosyolojik tahlil yapılmış.  Kadına ve erkeğe yüklenen görevler, sorumluluklar ve en acısı suçlamalar. Aslında bu hikaye işlenen konuya toplum olarak yabancı değiliz. Tek bir farkla, bizde fatura sadece kıza kesilirken romanda erkeğe kesiliyor. Okurken şu da dikkatimi çekti: İnsanlar ne ile uğraşıyorsa davranışlarını o uğraşlar şekillendiriyor. Kısaca söylemem gerekirse Márquez'in amacı bize katili buldurmak değil, toplumun önyargılarını, tabularını, vicdanlarını, duyarsızlıklarını, örf ve adetlerini sorgulatmak.
  • 261 syf.
    ·2 günde·10/10
    Issız bir adada, medeniyetin bize zorunlu kıldığı kurallar hala geçerli olur mu?

    Toplumda var olan eşitsizlik peki? Adaya düşenler, aralarında hiçbir fark olmadığı halde bunu devam ettirir mi?

    Maalesef herhangi bir medeniyet şehrinde de olsak, ıssız bir adada da olsak insan olarak doğamızda var olan bu ayrımcı ruh, bizimle beraber olacaktır!

    Ne zaman ki insanlar birbirlerini görünüşleriyle ya da güçleriyle değerlendirmeyi bırakır, işte o zaman gerçek bir değişime adım atılmış olur. Ne yazık ki o zaman dilimi hiç gelmeyecek!

    Zengin, fakir, güçlü, zayıf, asil, sıradan, ezen, ezilen... Adına ne derseniz artık, zıtlıkların ayrıma sebep gösterilmesi ve bunun doğal karşılanması insanlık gerçeği!

    Lider olmak ya da birilerini egemenliği altına almak duygusu ve bu duygunun verdiği haz, her insanda eşit midir bilmiyorum ama bu duygunun yaratılışla birlikte bize verildiğini söylemek çok da abes olmaz sanırım. Bu duygunun kişiden kişiye değişmesi ise, insanın sahip olduğu vasıflarla alakalı olmalı.

    Adaya düşen bir avuç çocuk ve içlerinde gücü kime yetiyorsa hepsi kendince birer lider!

    Bu liderlik duygusu, yaşadığımız hayatın her evresinde de , ıssız bir adada da aynı.

    Güç, geniş bir anlam içerir. Kim daha güçlüyse toplumda lider odur. Yönetmek ve emretmek ona bahşedilmiş bir yetenektir sanki.

    Görülen o ki nerede olursa olsun, insan topluluğu düzen kurma hırsı adına düzensizlik yaratan tek varlıktır alemde!


    Kitabın hikaye kısmından ziyade, bir gurup çocuğun hiyerarşisi ve aralarındaki ilişki boyutu beni daha çok ilgilendirdi. Onun dışında Lost adlı diziyi duymayan kalmamıştır sanırım, bu da onun çocuk versiyonu diyebiliriz. Issız bir adaya düşen uçaktan, sağ kalan çocukların yaşam mücadelesi...

    Yetişkinlerden biraz farklı bir durum söz konusu. Oyun onların bildiği en iyi şey ve her durumu kendilerince oyuna çevirmeleri, içinde bulundukları zor koşullardan biraz olsun soyutluyor. Daha katlanılabilir bir hale getiriyor. En kötüsü de hayal gücü çok zengin olan bu çocuklar, korku denen şeyi kendileri yaratıyor.


    Sosyolojik o kadar çok tespit var ki kitap içinde. İş bölümü, çatışma, guruplaşma, liderlik, kolektif (ortak) bilinç, hiyerarşi kurma çabaları vs. Yani kısaca ilkel topluma dair özelliklerin bütününe bu hikayede yer verilmiş.

    Uygarlığın ortasından bu ilkelliğe geçişte çocuklar, sahip oldukları ahlâki değerleri yitirmeye başlamış; barınma, yeme-içme gibi temel ihtiyaçlar dışında herhangi bir çabaya da girmemiştir.

    Güce dair vurgu yoğun olarak yapılmış ve güçlü olan kimse onun etrafında olmak, hem temel ihtiyaçların karşılanmasına hem de korunma güdüsüne bir dayanak olmuştur.

    Ama bir şey var ki, çocuk dahi olsa kendi savunduğu ilkeler uğruna ya da bağlı olduğu herhangi bir düşünce -eylem, birlik- uğruna, birilerinin ölümüne sebep olmayı doğal karşılamak, vahşi olan dürtüleri ortaya çıkarmak sıradan hale geliyor (getiriliyor). Bu sadece ıssız bir adaya düşen çocukların edindiği davranış değil, bunu normal hayatın içinde de görüyoruz. Buna ideoloji savaşlarımı yoksa varlığını kabul ettirme mücadelesi mi dersiniz bilmiyorum.

    Velhasıl "sonunda _izm eki olan her düşünce ya da eylem, fanatik bir hale dönüşürse insan için tehlikelidir" derdi bir hocamız. Sonuçta bu fikirleri ortaya atan kişiler eninde sonunda ölecek, ve zamanın şartları da bu fikirleri evrimleştirecektir.

    Yaftalama ve yargılama huyumuz yüzünden bütünlükten ziyade ayrışmaya mahkum bir dünyada yaşadık, yaşıyoruz ve yaşayacağız maalesef!

    Kitap sonsözünde bahsedildiği gibi, basit bir yaşam mücadelesinden ziyade simgesel birçok anlamı içinde barındıran bir öykü olmuş.

    Keyifli okumalar...
  • 128 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Merhaba 1K ailesinin değerli okurları,

    İncelemeye başlamadan önce birkaç hususu belirtmek isterim. Daha önceki incelemelerimde olduğu gibi özet kısmına çok değinmeyeceğiz. Vaktimiz çoğunlukla arka bahçede geçecek. Yazarın yaşadığı dönemin koşullarını, eserin biçem ve özelliklerini göz önünde bulundurarak değerlendirmeler yapacağız.

    Fareler ve İnsanlar isimli kısa romanı okumaya başlamadan önce ABD'li yazar John Steinbeck'in hayatını iyi anlamamız gerek. Çünkü bu eser onun hayatıyla ilgili bir çok ortak nokta barındırıyor. Bilhassa üniversite yılları, Steinbeck maddi darlıktan dolayı üniversite yıllarını tıpkı babası gibi işçi olarak geçirmiştir. İşler yolunda gitmediği için eğitimi yarım kalmıştır.

    Romanın ana karakterleri olan Lennie ve George'da çiftliklerde karın tokluğuna çalışan işçilerdir. Lennie ve George tamamen zıt karakterlerdir. Bu zıtlık hem fiziksel hem de duygusaldır. Lennie iri cüssesine karşın nahif yapıdadır. George ise onun tam tersidir, cılız fizikli ve sert mizaçlıdır.

    Kendinden yaklaşık 150 yıl önce yaşayan Robert Burns'ün ''To a mause" şirinden etkilenerek eserine Fareler ve İnsanlar ismini vermiştir. Ona göre insanlarla farelerin işi sıkça ters gider.

    George'un, aklen dengesiz olan Lennie'i avutmak için kurduğu bir hayalle başlar bu kısa hikaye. Zamanla George'da kendini kaptırır hatta öyle bir hayaldir ki duyan diğer kimseler de istemsizce kendini bu hayale kaptırırlar. "Günün birinde büyük bir sebze bahçesi olan, içinde tavuklar, tavşanlar, domuzlar vs. bulunan büyük bir çiftliğe sahip olmak. Kendi işinin patronu olmak"

    O dönemin şartlarında işçi sınıf için gerçekten de mucizevi bir düştür bu. Feodalite kavramının Sanayi Devrimi'ne evrim sürecini yansıtmaktadır. Derebeyliğin etkisini kaybettiği, işçi ya da köle sınıfına olan ihtiyacın azalması ile kendini muallakta bulmuş insan sınıfı. O insan sınıfının psikolojik yansımasını bu eserde fazlaca görmekteyiz. Steinbeck, dönemin bir başka tartışma konusu olan ırkçılığa da değinerek sosyolojik alanda da net mesajlar aktarmaktadır.

    Eser zaman, mekan tasviri ve kişi analizi açısından doyurucudur. Okuru içine alıp, 20. yüzyılın başlarına götürmeyi başarmaktadır. Fareler ve İnsanlar'ın yayınından sonra bizleri ayrı bir hikaye daha beklemektedir. İlk yayınlandığı sıralar ABD başta olmak üzere bir çok ülkede eser sansürlenmiş ve yasaklanmıştır. Sebebi ise küfür, ırkçı ifadeler içermesi ve ötanaziye destek gibi nedenlerden kaynaklıdır. Fakat günümüzde ABD, AB ülkeleri ve bizim ülkemiz başta olmak üzere temel eserler listesinde ilk sıralarında kendine yer bulmaktadır.

    Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Umarım faydalı bulmuşsunuzdur.

    Keyifli okumalar dilerim.
  • 176 syf.
    ·Beğendi
    Sevgili bikedibolkitap in Mart ayı kadın yazarlar okuma etkinliği kapsamında okuduğum ikinci eser olan Kör Pencerede Uyuyan adlı bu eser ; "Öyküyü oluşturan konuyu çok değişik açılardan geliştirmiş olduğu ve işlenmiş bir dille öykü diline katkıda bulunduğu" gerekçesi ile aralarında Ferit Edgü'nün de bulunduğu seçici kurul tarafından 2015 yılında Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüş bir öykü kitabı..Benim için ise, aldığı bu ödül haricinde de nice ödüller alması gerektiğini düşündürten bir eser...
    Kitabımız Gece ve Gün adlı 2 ana bölümden oluşuyor.İlk bölüm Gece kendi içerisinde Kaçak Çay ,Okul Çantası , Hırka , Balık , Küllük , Portakal , Ayna ,Çukur , Ceviz , Çakmak ve Daire isimli 11 hikâye,ikinci bölüm Gün ise Top , Krem ,Sepet ,Hasır ,Şemsiye ,Gözlük ,Kum,Şapka ve Terlik adlı 9 hikâye barındırıyor.Gece hikayelerinde olaylar gece karanlığında, Gün hikayelerindebise güneşin altında sahilde geçiyor. Gerçek ve gerçeküstücülük her hikayede iliklerimize kadar işliyor.

    Gece bölümü Furuğ Ferruhzad'ın :
    "Annem o gece ağlamıştı sanırım,
    Bu tıkalı küçük pencereye nasıl da boş bir aydınlık uğradı"
    dizeleri ile başlarken,Gün bölümü ise Birhan Keskin'in :
    "O kendi boşluğunda oyalanan günlerde,
    Canı sıkılan bir çocuk gibi uyuyor"
    dizeleri ile başlıyor...

    Gecedeki hikâyeler genel olarak komşuluk ilişkileri üzerine kurulu ve hikâyeler birbirleri ile iç-içe geçirilmiş vaziyette.Kimler yaşıyor bu apartmanda bakalım : Annesini çok küçük yaşta kaybeden,babası Tahir ile birlikte yaşayan ve babasının kendisini hemşire sandığı oysa çok özel bir sırra sahip olan Melike..
    Oğlunu 12 Eylül çatışmalarında yitirmiş bir baba olan Ekrem..
    Kocasının karnı burnunda iken terkettiği,Meryemana lakaplı öğretmen Zeynep..
    Kocasından sürekli dayak yiyen ama oğlunun büyüyünce kendisini bu hayattan kurtaracağı umudunu taşıyan Seher..
    Kendisiyle aynı ismi taşıyan babaannesinin,namus bekçiliği yapmak için yanina geldiği Şerife...

    Kadın erkek ilişkileri,aile ve çocuk kavramı , kadına şiddet,terk edilen kadın portreleri,kadın hakları,yalnızlık,rüyalar,hayaller,kişisel ve toplumsal yalnızlıklar gibi kavramlara değinerek,sosyolojik travmalara bir nevi parmak basmış yazar.Kurguları hiç abartısız olağanüstü güze ve sıradışı buldum,gündelik hayatı oldukça derinlemesine tasvirlerle sunmuş bize.Hani bazı eserler için"şiirsel bir dil" tabirini kullanıyoruz ya işte bu eser için bu tabir "films el bir dil" e dönüşüyor.Zira Sinema ve TV mezunu olan Nihan Eren,kalemi ile mesleki birikimini harmanlamış.

    Ülkemizdeki eğitim sistemine de ironik göndermeler yapan bu eseri çok beğendiğimi ve gönül rahatlığı ile herkese tavsiye ettiğimi belirtmek isterim.

    .