Ayça Sabuncuoğlu

Ayça Sabuncuoğlu

ÇevirmenEditör
9.1/10
14.884 Kişi
·
48.551
Okunma
·
4
Beğeni
·
1278
Gösterim
Adı:
Ayça Sabuncuoğlu
Unvan:
Çevirmen, Editör
Doğum:
İstanbul, 1972
1972'de İstanbul'da doğdu. Avusturya Lisesi'ni ve Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Çevirmenlik ve kitap editörlüğü yapan Sabuncuoğlu'nun başlıca çevirileri, Satranç (Stefan Zweig), Amerika(Franz Kafka), Dokuz Buçukta Bilardo (Heinrich Böll), Umut Tarlaları (José Saramago), Birbirimiz Olmadan (Martin Walser).
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
274 syf.
·Beğendi·9/10
Annesini kaybeden bir çocuk kaç yaşında olursa olsun sizden büyüktür... demiş Ahmet Batman... Belki de bu yüzdendir bilemem ama önüne hedef koyan bir insanın yoluna ister karşı koyamayacağı bir aşk çıksın, ister aileden çok sevdiği biri, onu yolundan çeviremezsin. O her zaman gönlünün kaldığı değil, aklının olduğu yerdedir. Çok küçük yaşta insan kendini tanımaya başlar.

Gelişim çağı adına yazılan bir eser olarak bir çocuğun hayal dünyasını zenginleştirip, hedefe gittiği yolda kararlarının önemini anlayıp, konuşmadan anlaşılmayı öğrenen karakterler olacağına inanıyorum. Bir zamanların belki de hala çocukların tanışması gereken bir eser olduğunu düşünerek okunmasını tavsiye ediyorum.

Küçük yaşta bir çocuğun hikaye üzerinde bile olsa hedeflerine ulaşmak istemesi, bir çocuk için gelişim sağlayan ilk etkenlerden biridir diye düşünüyorum.

Çocukların gelişim çağı, aklının farkına varıp bir şeyler için çözüm üretmeye başladığı anda hedeflerini ortaya koyuyor. Kaldı ki bir çok çocuk bunu henüz dört beş yaşlarında da farkedebiliyor.

Harry, küçük yaşta ailesini kaybetme sonucu ile teyzesi ve eniştesi ile birlikte yaşar fakat onlar Harry' e iyi davranmaz. Evde yemek, temizlik gibi işleri yaptırır eziyet ederler.

Defalarca Harry adına mektuplar gelir fakat ne teyzesi ne de eniştesi o mektupları okumasına izin vermez. Bir gün eve mektup yağmuru olur bu duruma katlanamayan belki de korku sonucu doğan bir durum karşısında eniştesi Harry hariç evdeki herkesi alır gider.

Hagrid, Harry' nin mektupları okumadığını anlar ve ailesinin kötü büyücü Voldemort tarafından büyü ile öldürüldüğünü söyler. Bunun üzerine Harry, Hogwarts Cadılık ve Büyücülük okuluna gitmeye karar verir. Trene bildiklerinde Harry, kendine Ron ve Hermione adında iki arkadaş edinir. Dostluğun başladığı yer tren devam ettiği dönem eğitim dönemi olmuştur.

Çeşitli büyü dersleri alan öğrenciler arasında çekişmeli bir eğitim süreci başlamıştır. Henüz 11 yaşında olan Harry yaşına nazaran muhteşem başarılar ortaya koymuştur.

Yasak koridorda üç başlı canavar "Felsefe Taşı" adında bir taş korumaktadır. Bu taş büyü konusunda üstün güçlere sahiptir. Bu taşın tek isteyeni Harry değil, güçlenmek adına aynı zamanda Voldemort' da istemektedir.

Harry çalışmalar sonucu felsefe taşını alır ve taşın gücü ile kendi gücünü kullanarak Voldemort' u etkisiz hale getirir.

Dediğim gibi hedefler önüne koyulan hiç bir güç insanı yolundan çeviremez. Hele ki küçük yaşta hayata atılıp bir şeyler başarmak isteyen bir çocuksa...
Annesini ve babasını kaybetmesi, onu hayata erken kazandırmış olması da başka bir husus.
Tüm çocuklarımızın hayata acısız bir şekilde kazandırılması dileği ile huzurlu okumalar diliyorum.
218 syf.
·7 günde·10/10
Bozkırkurdu’nu okumak, kitabı okuyan okur nezdinde en hafif tabiri ile bir ayrıcalık olacaktır. Tabi ki bu benim düşüncem. Son zamanlarda okuduğum en zor kitaplardan biriydi diyebilirim. Çoğu cümlesini hatta çoğu paragrafını kaç defa tekrar tekrar okuduğumu sayamadım. Bu demek değil ki Hesse’nin karmaşık ve anlaşılmaz bir dili var. Açıkçası dili sade ve anlaşılır (Konu yazımın diline gelmişken bahsetmeden edemeyeceğim, kitabın çevirisinde bulunan Kamuran Şipal’e saygı duymamak elde değil. O uzun cümleleri öylesine uyumlu ve anlamlı çevirmek! Takdire şayan.) ancak cümlelerin arasında gizli olan felsefeyi alttan alta almak veya alabilmek sanıyorum ki okur nezdinde en zor olan kısımdı.

Bana göre, Hermann Hesse bu kitabında oldukça farklı ve ufak kurgular yaratması ile ne kadar büyük bir yazar olduğunu kanıtlamıştır. Kurgu ufak ama okur için sarsıcı niteliktedir. Kurguladığı zaman ve mekan da usta yazar Goethe ile ana karakterini karşılaştırarak ortaya çıkardığı diyalogla zekasını okura resmetmeyi de es geçmemiştir. Ana karakterin Goethe ile yaptığı söyleşisinden bir alıntı yapmazsam incelemeyi eksik kabul ederim; “Delikanlı sen yaşlı Goethe’yi çok fazla ciddiye alıyorsun. Ölüp gitmiş yaşlılar ciddiye alınmamalıdır. Sana bir sır vereyim mi, ciddilik zamana aşırı değer verilmesinden kaynaklanır. Yaşamda zaman diye bir şey aranmaz; sonsuzluk dediğimiz yalnızca bir an’dır, bir şakanın yer alacağı kadar uzun bir süre yani.”

Kitabın konusu oldukça ilginç, ana karakter Bay Harry’nin başlarda kuruntu haline getirdiği çift kişilik kavramı. Bu kişiliklerden birisi insan, bir diğeri ise hayvan benzetimi yaptığı Bozkırkurdu’dur. Tüm kitap boyunca içerisinde barındırdığı bu kişiliklerin, bulunduğu davranışlarda etkili olduğunu savunan Harry’nin sonraları bana göre rastlantı olmayan bazı olaylar neticesinde farkına vardığı çıkarımı kitaptan alıntılamak isterim. “Harry’nin bir ya da iki ruhu olduğuna inanması bir kuruntudur yalnızca. Çünkü her insan bir değil, on ruhtan, yüz ruhtan, bin ruhtan oluşur. Düşünce alanında Harry yüz yaşında; dans alanında ise, dünyaya geleli yarım gün bile olmamış bir bebek gibidir.”

Kitapta oluşturulan kurgu üç farklı anlatıcı tarafından okura sunulmaktadır. Bunlardan ilki Harry’nin ev sahibesinin yeğenidir. Başlarda yakın bir bağ kuramayan bu adam sonraları Harry’i merak eder ve hatta seven bir yan karakter olarak anlatımı güçlendirir. Harry evden taşındıktan sonra odada kalan müsveddeler üzerinden ilk anlatım okuyucu ile buluşturur. İkinci anlatıcı ise Harry’nin kendisidir. İkinci anlatıcının anlatımında sıklıkla Harry’nin çift kişilik kuruntularına şahit olmanın yanında Burjuvaziyi eleştirirken onların hayat tarzlarından uzak kalamadığının da anlatıldığını görürüz. Son anlatıcı ise Harry’nin sokakları arşınladığı esnada karşısına çıkan esrarengiz Tiyatro yapısından çıkan adamın verdiği Bozkırkurdu İncelemesidir. (Bana göre anlatımı ve anlaması en zor olan kısımdı.)

Kitabın sonlarına yaklaştıkça bir okur olarak, kurgunun nasıl ilerleyeceğini ve nasıl sonlanacağını asla kestiremedim tabi bunun yanında bazı karakterlerin gerçekten var olup olmadığı konusunda ciddi şüphelerim ve kanıtlarım (kitaptan yakaladığım bazı cümleler) var ama spoiler olmaması açısından daha fazla detaya girmeyeceğim.

İncelemenin en başında da yazdığım gibi bir okur olarak ayrıcalık edinmek adına bu kitabı okumak Hermann Hesse ile tanışmak benim nezdimde gerekli bir eylem. Üzerine yazılacak, konuşulacak çok fazla şey var ancak incelemeyi daha fazla da uzatmak istemediğimden burada noktalamak istiyorum. Okuma kararı alacak olan herkesi zamandan ve bulunduğu mekândan soyutlayıp Hermann Hesse’nin zihnine davet ediyor ve keyifli okumalar diliyorum.
274 syf.
·3 günde·Beğendi
Bugün 450 milyondan fazla satmış, sayısız ödül almış, 8 sinema uyarlamasıyla gişe rekorları kırmış bir serinin, Harry Potter Serisi’nin, ilk kitabından bahsedeceğim: Harry Potter ve Felsefe Taşı. Kitabı tek kelimelik cümlelerle anlatmak gerekirse şöyle olurdu: Muhteşem. Olağanüstü. Harika. Süpper. Amazing. Magical vs.

Öncelikle Joanna Kathleen Rowling’den bahsetmek istiyorum. Harry Potter Serisi’nin ilk kitabını yazmadan önce boşanmış olması yanında bir de işsizliğe mahkûm olması onu derinden sarsmıştır. Oturduğu soğuk evinde kızı uyurken yazmaya başlamış bu seriyi. Ve ilk kitaptan sonra gelen o büyük başarı. Bu büyük başarının perde arkasında ne vardı peki? Kişi, mekân ve olay tasvirlerindeki yeteneği, kurgusundaki sağlamlıkla çocukları ve ilk gençlik çağlarındaki kişileri aşıp yetişkinlere de ulaşan anlatımı, en önemlisi tek başına kızına bakan bir anne olarak çocukların ne istediğini, onların hayal güçlerine neyin iyi geleceğini bilmesi bu başarının perde arkasında yatanları açıklayabilir. Altı yaşında kalemi eline almış yazmaya başlamış. Kendisi şöyle diyor bu konuyla ilgili: ″Hep yazmayı istedim, ama içimi kemiren bu tutkudan asla kimseye söz etmedim. Yaklaşık altı yaşında iken bir kitap yazdım. Bu basit hikâyeyi bitirdiğimde şu sözleri söylediğimi hatırlıyorum: ″Çok iyi, bu hikâye şimdi yayımlanabilir. Bu yaşta bile, sonuna kadar gitmeyi istiyordum.” Azim, kararlılık, yetenek, hayal gücü işte size Rowling.

Serinin ilk kitabını okumadan önce tüm filmlerini izlemiştim. Filmleri izledikten sonra açıkçası kitaplarını okumaya gerek görmemiştim. Ne büyük, ne kötü düşüncesizlikmiş benimkisi. Felsefe Taşı’nı da okuduktan sonra anladım ki kitap ayrı bir serüven, filmi ayrı bir serüven. Hayır, yanıltmasın sizi bu sözüm. Olaylar, kişiler, mekânlar %99 aynı. Ama Felsefe Taşı’nı ya da seriyi okumakla izlemek büsbütün ayrı şeyler. İzlemenin verdiği heyecan, merak; okumanın damağınızda bıraktığı tat mükemmel. Kitaptaki anlatım çok çok hoşuma gitti. Yapılan tasvirler, yer yer araya katılmış mizahi öğeler, oluşturulan karakterlerin sağlamlığı bunda çok etkili oldu.

Her şey karanlık bir gecede, saçı sakalı kemerine kadar uzanan, yaşlı, uzun, zayıf bir adamın kucağındaki yetim ve öksüz bebeği bir notla Privet Drive Dört Numara’ya bırakmasıyla başladı. Bırakılan bu bebek, Harry Potter, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen’in gazabından kafasındaki şimşeğe benzeyen izle kurtulmuştu.
Harry’nin kapıya bırakılmasının üstünden on yıl geçer. Harry Dursleyler’in evinde sefil bir hayat yaşamaktadır. Çünkü aile çok gıcık, çocukları yaramaz ve sinir bozucu. Aksine Harry de saf, farklı özellikleri olan bir çocuktur. Günün birinde Harry’e bir mektup gelir. Mektup büyücülük konusunda rakipsiz olan Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu’ndan gelmiştir. Mr Dursley mektubu Harry’e vermemek için elinden geleni yapar ta ki Hagrid adındaki saçı sakalına karışmış, iki üç insan büyülüğündeki dev adam gelene kadar. Harry mektubu bizzat o zaman okur ve Hagrid ile beraber Hogwarts’a gitmeyi kabul eder. Sonra başlasın harika bir macera.

Kitapta çok güzel bir dostluğu da şahit oluyoruz. Harry-Hermione-Ron'un daha karşılaştıkları ilk andan itibaren bu dostluğun sinyallerini alıyorsunuz. Dostluğun gerçekte ne olduğunu kitapta 11 yaşındaki çocuklardan öğreniyorsunuz. Albus Dumbledore kitaptaki doğru, yönlendiren, görmüş geçirmiş akıl konumunda. Hagrid başlı başına özgün bir karakter zaten. Profesör McGonagall, Severus Snape, Neville. Daha nice niceleri. Her karakter ayrı bir boyut.

Her şeye kulp takan insanlar vardır ya işte o insanlar bu kitaba ve serinin diğer kitaplarına da bir kulp hatta birkaç kulp takmışlar: Çocuk kitabı, basit anlatımlı, gerçeğe çok uzak. Tamam, çocuklar için yazılmış ama gerek anlattığı şeylerle gerek de uyandırdığı duygularla kesinlikle her yaştan kişiye hitap ediyor. Gerçek ve büyülü öğelerin birbirine harmanlandığı bir havada ilerliyor kitap. Bu harmanlamanın altında insanoğlunun süregeldiği vakitten beri çatışma içinde olan iyi ve kötünün mücadelesi anlatılıyor.( İyi ve kötü çatışması demişken yine bu türde olan Yüzüklerin Efendisi’ne de yakın zamanda başlamayı düşünüyorum.) Annesiz babasız büyümüş bir çocuğun yaşadığı zorluklar, hep eksikliğini hissettiği sevgi de anlatılıyor Harry üzerinden. Hem düşündüren, hem güldüren, hem de nefes nefese bırakan üslubu söylenecek fazla bir söz bırakmıyor insana. Fantastik ya da bilimkurgu kitapları sevmeyip de Küçük Prens tarzı kitapları yere göğe sığdıramayan insanların o türü okuyanları hep bir ikinci sınıf okur olarak görmeleri bana hep ironik gelmiştir. Yanlış anlaşılmasın burada Küçük Prens’e laf falan etmiyoruz. Orda da fantastik öğeler yok mu? Tamamıyla edebi bir eser mi? Orda güzel tespitler yapan Küçük Prens varsa burada da Albus Dede var. İşte yapılan yanlış ayırdımın ucunu bazıları burada çok fazla kaçırıyor. Nasıl hayal gücü olmayan insanların kanatları yoksa büsbütün düşler dünyasına dalıp gerçek dünyayı, yaşamayı unutmanın doğru olmadığını da biliyoruz. Burada sadece biraz hayal gücü istiyoruz. Birazcık.

“İnternet çağında, Pokemonların ve buna benzer diğer çizgi kahramanların söz konusu olduğu dönemde çocukların tercihlerini alt üst eden bu eser onları kendine çekmeyi başarmıştır.” İşte böyle bir etki yaratmış Harry Potter ve Felsefe Taşı. Alın okuyun, açın filmini izleyin gönül rahatlığıyla. Okumayı düşünenler daha fazla geciktirmesinler. Keyifli okumalar.
256 syf.
·8 günde·7/10
NOT: Her kitap incelemesi doğası gereği bir miktar spoiler içerir ve birazdan okuyacaklarınız bir kitap incelemesi niyetiyle kaleme alınmıştır...

------------------------------------------------

Almanya'da yazar olmak (ya da Alman ekolünden bir yazar olmak diyelim), Brezilya'da futbolcu olmak gibi bir şey... Çok iyi, çok yetenekli de olsan; genelde herkes çok iyi ve çok yetenekli olduğu için bazen küresel bilinirlik açısından geri planda kalabiliyorsun...

Gerçi Nobel ödülü almış bir yazara bilinirlik açısından geri planda kalmış demek ne kadar doğru bilemiyorum ama yoldan birini çevirip aklına ilk gelen 5 Alman yazarı söyle desek, kaç kişi bu listeye Heinrich Böll 'ü dahil eder ondan çok emin değilim...

İncelemeye yazar üzerinden giriş yapmayı beklemiyordum açıkçası, benim için de sürpriz oldu:) Ancak bu vesileyle sonda söyleyeceğimi baştan söylemiş olayım; Böll, özellikle ülkemizde daha fazla okunmayı ve tanınmayı hak eden bir yazar... Bizim kültürümüzde 'Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler' diye fantastik bir atasözü vardır. Bugün Abdurrahman Çelebi rolünün Saramago gibi yazarlara verilmesinin bir nedeni de sanırım Böll gibi yazarların yeterince ön plana çıkarılmamasıdır...

Gelelim Palyaço'ya...

Bu kitaba aslında iki farklı pencereden bakmak gerekiyor; biri dönemsel, diğeri evrensel... Dönemsel pencereden baktığımızda 2. Dünya Savaşı'ndan yeni çıkan ve her büyük savaş sonrası toplumların içine düştüğü buhrana benzer dönemsel bir boşlukta kendini arayan bir Alman toplumu karşımıza çıkıyor. Büyük savaşlar sonrası toplumların kendini yeniden inşa etme süreci hem madden hem de ma'nen oldukça zor bir süreçtir. Savaşta ölenlerin ardından 'geride kalanlar' olarak bu yükü taşımak güçtür, biraz da haksız bir suçluluk duygusu taşır içinde... Öte taraftan hayat devam etmektedir. Toplum kendini yenilemek ve yaşamaya kaldığı yerden devam etmek zorundadır. Sonunda her şey öyle ya da böyle normalleşir ve geriye kulaklarımızın içindeki üç küçük kemiği zangır zangır titreten şu soru kalır: Savaşta ölenler neden öldü?

Kitabın baş kahramanı Hans Schnier, bu konuyu savaşta kaybettiği kız kardeşi üzerinden sorgular biraz. Hans ile ailesi arasındaki soğuk ilişkinin ardında biraz da bu acı hatıra yatmaktadır. Savaş zamanı kızlarını 'vatan uğruna' ölüme gönderebilecek kadar gözüpek bir ailenin gündeminde, normalleşme yıllarında hisse senetleri, ekonomik çıkarlar ve iş ortaklıkları gibi konular vardır. Ailenin asıl 'dindar' olan üyesi, diğer erkek kardeş Leo olmasına rağmen, bu durumu sorgulayan kişi ailenin 'sanatçı' üyesi Hans olur...

Yine kitaba dönemsel olarak bakmaya devam edersek birkaç not daha ilave edebiliriz yazımıza... Savaş sonrası yeniden yapılanma dönemi, toplumu yeniden inşa edecek bireyler açısından bir 'yer edinme' dönemidir aynı zamanda... Bu yer edinme mevzusu daha çok iş, siyaset ve din üzerinden yürür. Dönemin kendi atmosferinde din, yer edinmede etkin bir kanaldır. Katolik veya Protestan olmanız dahi toplum içindeki konumunuzu etkileyebilir. İşte bu yüzden kitap, kurgusunda yoğun bir şekilde mezhep eleştirisi yaptığı için ilk basıldığı yıllarda büyük bir tepki toplamıştır. Yazar da bu süreçte hayatının en zor dönemlerinden birini yaşamıştır... Ancak bu durum görece çok uzun sürmez. Böll, 1985 yılında bir makale yazıp kitaba sonsöz olarak eklemiş. Bu makalede kitabın 20 yıl içerisinde tarihi bir roman niteliğine bürünmesine dikkat çekmiş... Yani ilk basıldığında din karşıtı diye adeta linç edilen bir kitap, 20 yıl gibi kısa bir sürede neredeyse dönemi anlatan bir kaynak kitap hüviyeti kazanır. Çünkü arada geçen sürede toplum dönüşümünü tamamlamış; din kanalı etkisini nispeten yitirmiş, onun yerini farklı kanallar almıştır...

Evet, bu kitap ilk bakışta dini yerlebir eder gibi görünse de, derinlere inildiğinde asıl eleştirinin dine değil de dinin metalaştırılmasına olduğu net bir şekilde görülebilmektedir... Bu metalaştırma, bu toplum mühendisliği, güya dini kaynak gösterip özel yaşamları dizayn etme sevdası, bizzat dönemin din temsilcileri tarafından yapılır. Asıl vurucu eleştiri işte bu insanlara gelir. İşaret parmağı bir yeri gösterdiğinde, gösterilen yere değil de işaret parmağına bakanlardan olmamak lazım. (Günümüzde, kendi coğrafyamızda da maalesef en çok bu konunun sancısını çekiyoruz)

--------------------------------

Dönemsel penceremizi burada kapatıp evrensel penceremizi açıyoruz şimdi de...

Şu ana kadar genel olarak toplumdan ve toplumsal dönüşümden bahsettik. Şimdi, toplumdan çıkıp bireyin kendisine odaklanıyoruz bu defa...

Kitabın ilk bölümlerinden birinde şöyle bir ifade geçiyor;
"Aslında her insan birbirine yabancı değil midir?"

Evet, özünde her insan birbirine yabancıdır. Bu yabancılığı ortak değer veya kavramlar etrafında bir araya gelerek aşmaya gayret ederiz. Mesela burada bizi buluşturan şey edebiyattır. Biz burada bu yazıları yazarken bir başka internet sitesinde birbirine yemek tarifi veren veya futbol üzerine konuşan insanlar bir araya gelmektedir... Bunun sayısız örneği vardır...

Tabii bunlar küçük başlıklardır. Bizim gibi birbirine yabancı insanları bir yerde toplar ama çok da ilerisine götürmez. Burada okumayı sevdiği kitapları, türleri veya yazarları bir çırpıda sayabileceğim onlarca okur dostum vardır ama hiçbirinin giyim tarzını veya nükleer santraller hakkında ne düşündüğünü bilmem...

Bu noktada tekrar din kavramına dönmemiz gerekiyor. Çünkü din çok daha büyük çaplı bir buluşma noktasıdır. Yediğimiz içtiğimizden tutun da, nasıl evlenip nasıl çocuk yetiştireceğimize kadar kapsayıcı ve birleştirici bir etkisi vardır üzerimizde...

Bu noktadan bakıldığında, evet din bireylerin kendi içindeki yabancılaşmasına gerçek bir çözüm üretebilir. Zaten dinin özünde sürekli paylaşmak, cemaat olmak, ortaklaşa üretmek ve beraber ibadet etmek gibi insanları bir araya getiren emir ve tavsiyeler yer alır.

Ancak dini bu özünden kopartıp çeşitli mezhep ve benzeri bölünmeler üzerinden bir nevi onu çoğaltmaya kalkarsak yeniden başladığımız noktaya, hatta daha gerisine dönmüş oluruz. Çünkü dinin mezheplere bölünmesi; ortak çağrının yanında bireysel veya grupsal farklılıkların devreye girdiği ve bir yerden sonra tamamen bireyi zamana göre dizayn etmeyi öngören yeni kapıların açılmasına olanak tanır... Günün sonunda, tek bir kaynaktan çıkan ve herkesi kapsayan büyük çağrı, önce küçük çağrılara, daha sonra da daha küçük çağrılara bölünerek bireyleri birbirine karşı daha da yabancılaşmış bir konuma getirir.

Palyaço, bu katmanlı yapıyı çok başarılı bir şekilde işleyen bir kitap... Aslında ilk bakışta kurguyu, 'bir palyaçonun hayatı üzerinden topluma karşı yabancılaşmış bireyin trajik hikayesi' şeklinde görmek oldukça mümkün. Ancak ben bunun tam tersini savunuyorum. Yani bu yapı içerisinde aslında toplum, kademeli olarak bireye yabancılaşıyor. Çünkü, önce toplumun, sonra ailenin, sonra sevgilinin ve son olarak 'Paylaço'nun bizzat kendisinin, kendisine yabancılaştığını görüyoruz. Başka bir ifadeyle, paylaço kendisini toplumdan soyutlamıyor, toplum zamanla kendi içinde kapanarak (veya bölünerek) Palyaço'yu dışarıya doğru itiyor. Örneğin aşkla başlayan ve yıllarca aşkla devam eden bir ilişki, sadakatsizlik, ilgisizlik, saygısızlık gibi bireysel bir nedenle değil de toplumun kendi içinde türettiği ve dayattığı normlar yüzünden sona eriyor... Bu nedenle, iki farklı yaklaşım arasındaki farkı bence iyi analiz etmemiz gerekiyor...

İncelemenin sonuna gelirken, bu kitabı seçerek Böll ile tanışmama vesile olan 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu 'na, kitabı öneren Selman Ç. 'ye ve yaptığı incelemeler ile Böll'ü radarımıza sokan Hakan S. 'ye özel bir teşekkür göndermek istiyorum...

Son olarak;

Eğer bu TEKNİK incelememi beğendiyseniz beğen butonuna tıklamayı, kanalıma abone olmayı ve arkadaşlarınızla paylaşmayı unutmayın lütfen:)))

Şaka şaka, yabancılaşma üzerine küçük bir ironiyle bitirmek istedim:))

Herkese keyifli okumalar dilerim...
218 syf.
·7 günde·9/10
Bozkırkurdu okul yıllarında öfleye pöfleye okumaya çalıştğım bir kitaptı. O zamanlar da revaçtaydı Herman Hesse şu anki gibi. AFA yayınları diye hatırlıyorum, bütün kitaplarını basmıştı. Sidharta'yı okuduktan sonra elime almış ama sıkılmıştım kitaptan. Paul Muad'dib Beyin #25515888 yorumundan sonra tekrar aklıma geldi ve açtım kapağını. Hiçbir şey hatırlamıyormuşum gerçekten de.

Kitabın başı Tutunamayanları hatırlattı bana. Ondaki gibi ikinci elden anlatılan bir hikaye. İlk önce kahramanımız olan Harry Heller'in (Hermann Hesse'yi andırıyor evet, yazar bunu saklamaya kalkmamış) evsahibinin yeğeninin gözünden inceliyoruz bu karakteri, yani bozkırkurdunu. Daha sonra Herman Heller'in notlarını okumaya başlıyoruz. Arada kendisine verilen bir broşür var "Bozkırkurdu Üzerine İnceleme" diye. Bir 20-30 sayfa bu psikoolojik tahlillerle dolu incelemeyi okuyoruz. Çoğu kimse için burası kitabı bırakma yeri. Ama kitabın da içerik olarak en doyurucu bölümü aynı zamanda. Daha sonra okuyacağımız 150 sayfalık macerada da Hermine (Evet bu da Herman'a benziyor) Maria ve Pablo üzerinden bozkırkurdunu incelemeye devam ediyoruz. Bazı şeyler fark ediyoruz ara sıra, sonra bunların zaten baş tarafta verilen inceleme içinde anlatıldığını fark ediyoruz.Sona doğru herşey karışıyor ve kitap bitiyor:) İsterseniz detaylı olarak bakalım elli yaşına merdiven dayamış Harry Heller'in hikayesine.

Böyle bir eser için spoiler ibaresini kullanmak ne kadar doğru olur bilmiyorum. Bu belki de Raskolnikov'un cinayet işleyeceğini söylemek gibi bir şey. Ama yine de, içerik hakkında bilgi edinmek istemeyenlerin bundan sonrasını okumaması gerektiğini söyleyebilirim. Bozkırkurdu Harry Heller'in kendisine biçtiği karakter. Eşinden boşanmış, yaptığı seçimlerle kariyerinde düşüş yaşamış birisi Herman. İçinde iki kişilik var kendisine göre. Birisi orta sınıf burjuvazisinden kopamayan, gerektiğinde kibar ve uyumlu olabilen, ayakları sağlam bir şekilde basan insan kısmı. Öbür kişilik ise diğerinin sahteliklerinden tiksinen, özgürce dolaşmak, istediğini yapmak, toplum normlarına boşvererek sınırsız bir özgürlüğe sahip olmak isteyen, belki de su üzerinde yürüyen, kurt kısmı. Kitap içinde yer yer bu kişilik çatışmalarını görmekteyiz.

Ama sadece bundan ibaret değil Bozkırkurdu. Başta yapılan incelemede bu çift kişilik tanıtılıp her insanda benzer şekillerde (kurt yerine maymun ya da balık vb.) az ya da çok olabileceği açıklandıktan sonra, bu görüş komple yadsınıyor. İnsanların iki değil, yüzlerce belki binlerce değişik parçadan oluştuğu ve bunların çeşitli zamanlarda farklı şekillerde yüzeye çıktığı söylenip, kendini bozkırkurdu ile özdeşleştiren okuyucu ortada bırakılıyor. Daha sonra kitabın sonunda kadar farklı şekillerde okuyucunun kafasına kazınıyor bu görüş.

Değişik fikirler arasında sürekli dolanıyoruz kitap boyunca. Örneğin kitabın başında intihar için kendine 50 yaş hedefi koyan Harry Heller, ortalara doğru- Broşürü okuduktan sonra- kurt olan kişiliğinin üstünlüğü devralmasıyla birlikte, intiharı düşüneceğini söylüyor. Ama buna da cesaret edemiyor ve kurtuluşu Hermine'nin kollarında buluyor.Yine içindeki bozkırkurdu birine bağlı olmaktan özenle kaçmasına rağmen Harry Hermane'nin verdiği emirleri uygularken olağanüstü bir şekilde rahatlıyor. Zevk alıyor kumanda edilmekten.

Kitabı alırken belki klasik bir bölünmüş kişilik tahlili okuyacağınızı düşünüyorsunuz (Ya da bir kurtadam hikayesi için aldınız:) Ama bu kadarcık bir kitaba oldukça fazla şey sığdırmış Hermann Hesse. Çeşitli temalar var, Ciddiyet ve Mizah zaman kavramı üzerinden karşılaştırılıyor ve (Goethe'nin de katkılarıyla) fazla değer vermeyerek, mizah ön planda tutuluyor. 1920'lerin ortalarında ikinci dünya savaşını öngörüyor Herman Hesse ve savaş karşıtlığı ve o dönem burjuvazisinin yancı görüşü kitabın bir çok yerinde sergileniyor. Müzik, Ölümsüz Ustalar yine diğer farklı temalar. Aslında bu temalar üzerinden kendi görüşümüze aşırı önem vermemizi de eleştiriyor Hesse. Daha aklıma gelmeyen bir çok şey var. Kitabın bir yerinde, telsiz/radyonun yeni icat edildiği o dönemde, ilerde geçmişteki insanların konuşmalarını alabileceğimiz bir cihazın var olacağının bile bahsi geçiyor (Radyo da başka bir tema zaten)

Daha önce dediğim gibi dolu bir kitap yazmış Hermann Hesse. Ciddiyetle mizah arasında, saf gerçeklikle sürrealizm arasında, münzevilik ile hedonizm arasında, kurtla adam arasında salınıp duruyor sürekli. Herkes için farklı zamanlar var diyorlar bazı kitapları okumak için. Ne kadar doğru bilmiyorum ama, ben şu anda verebildim kendimi bu kitaba tam manasıyla ve tekrar okumam gerektiğine de inanıyorum hala. Tekrar okuyunca bu kitaptan yeni bir şeyler çıkaracağıma inancım tam. Herkese, her dönemde bir şeyler katabilecek, okunması gereken bir eser Bozkırkurdu. Teşekkürler.
218 syf.
·Beğendi
Herman Hesse’nin Bozkırkurdu romanını bitirdim bitireli yoğun bir yazı yazma ihtiyacı hissediyorum, fakat bir türlü oturamıyorum masamın başına, bir türlü dökemiyorum içimden taşan cümleleri satırlara. Kitap yarım kalmış bir aşk gibi ruhumda gezinip duruyor. Sait Faik’in “yazmazsam çıldıracaktım,” demesi gibi Bozkırkurdu peşimi bırakmıyor bir türlü. Yazamamam, neyi yazacağımı bilmememden kaynaklanmıyor, tam tersi bu kitabı okuyunca hissettiğim özdeşim hissini, bu kitabın bende uyandırdıklarını nasıl anlatırım kaygısı içimi delik deşik ediyor. Daha fazla direnmek yerine yazmayı seçiyorum:
Hesse’nin Bozkırkurdu romanı çerçeve hikaye tekniğiyle kaleme alınmış. “Yayıncının önsözü” başlığını taşıyan ilk bölümde anlatıcı, “Bu kitap, kendisinin sık kullandığı bir nitelemeye dayanarak ‘Bozkırkurdu’ adını verdiğimiz bir adamdan bize kalmış notları içeriyor. Notların bir önsözü gerektirip gerektirmediğini bir yana bırakalım; en azından ben Bozkırkurdu’na ilişkin anılarımı kaydedeceğim birkaç sayfayı da notlara eklemeyi zorunlu görüyorum.” İfadesiyle romana giriş yapıyor. Anlatıcının teyzesi, evini Harry Haller’e(Bozkırkurdu) kiraya veriyor ve böylece Haller ve anlatıcı tanışmış oluyorlar. Kitabın bu bölümü anlatıcının Bozkırkurdu ile ilgili izlenimlerini ve yaşadığı bazı anıları içeriyor. Bu bölümde Bozkırkurdu oldukça sıra dışı ve gizemli bir adam olarak tanıtılıyor. Romanın sonraki bölümü “Harry Haller’in Notları” başlığını taşıyor ve "Yalnızca kaçıklar için" açıklamasıyla okuyucunun dikkatine sunuluyor. Bu bölümden sonra anlatıcı artık Harry Haller -kendi ifadesiyle Bozkırkurdu- oluyor ve romanın sonuna kadar da bu durum değişmiyor.
Peki kimdir Bozkırkurdu? Bu soruya tek bir cevap vermek zor olsa da kitaptan onunla ilgili içime dolanları anlatmak istiyorum: Dış görünüş itibariyle insanda eşine az rastlanır bir insan hissi uyandıran bir adam. Olağanüstü yeteneklerine ve zekasına rağmen son derece mütevazı. Sığ değil derin, ciddi bir entellektüel birikime sahip olduğu halde bilgisini sergileme çabası içine girmiyor. Kendisinin ne olduğunun, ne olmadığının farkında. O bir yabancı, ama bu yabancılık ülkeye, şehre ya da insanlara yabancılık değil daha çok başka bir dünyadan gelmiş, geldiği bu yeni dünyaya bir türlü adapte olamamış gibi bir hali var. Etrafındaki insanlara karşı son derece nazik, ama insanlarla yakın ilişkiler kurmayı reddediyor daha çok uzaktan seyreder gibi. Arada evine gelip giden bir sevgilisi var, ancak bu kadınla da kimsenin anlayamayacağı tuhaf denilebilecek bir ilişkisi var. Yaşamı bir acı çekme deneyimi olarak kabullenmiş, acısını kendine biricik amaç haline getirmiş, gerçek anlamda acı çeken bir adam. Bu bağlamda Nietzsche’nin bazı özdeyişlerini doğrular gibi bir hali var. Son derece karamsar. Ancak bu karamsarlığın temelinde dünyayı değil, kendi kendini küçümsemesi yatıyor. Kısacası Bozkırkurdu kendi kendisiyle derdi olan, yalnız bir savaşçı.
Herman Hesse, kahramanı Harry Haller’e Bozkırkurdu ismini vererek onun toplum denilen kuşatıcı, kaotik düzendeki aykırı duruşunu anlatmak istiyor. Zira kurt sürüler halinde yaşayan bir canlı olmasına rağmen tek başına da varlığını sürdürebilir. Nitekim ilk bölümde anlatıcının onunla ilgili yaptığı şu tespitler de bu görüşleri doğrular nitelikte:
“Yolunu şaşırıp bizim aramıza düşmüş, kentlerde ve sürü yaşamında soluğu almış bir bozkırkurdu –başka hiçbir benzeti bundan daha çarpıcı niteleyemezdi onu, onun yalnızlığını, vahşiliğini, tedirginliğini, ondaki yurtsama duygusunu ve onun yurtsuzluğunu.” (S.17)
Hermann Hesse Bozkırkurdu romanı ile ilgili şu tespitleri yapıyor:
"Okurlarıma romanımı, nasıl anlamaları gerektiğini ne anlatabilirim ne de böyle bir şeye kalkışmak isterim. Yeter ki bu kitabı okuyan herkes, içinde kendinden bir şeyler bulsun ve bundan yararlansın. Gene de, Bozkırkurdu'nun öyküsünün insanı kemiren bir hastalıktan ve bunalımdan söz ettiğini ama tüm bunların ölüme ve yok olmaya değil, tersine iyileşmeye yönelik olduğunu anlarsa kendimi mutlu hissedeceğim. "
Bu cümlelere bakıldığında Hesse’nin Varoluşcu felsefenin temel fikirlerinden biri olan insanın bu dünyaya atılmış olduğu ve dünyada kendi kendisini yeniden kurması gerektiği fikrine yaslandığı görülmektedir. Evet insan bu dünyaya atılmıştır ve bu dünyada yapayalnızdır aslında. Bu yalnızlık, bu acı, bu insanı için için kemiren bunalım onu yok oluşa doğru sürükleyebileceği gibi onun kendisini yeniden var etmesine de zemin hazırlayabilir. Tıpkı toprağa atılmış bir tohumun çatlamadan filiz verememesi gibi.
Hesse’nin bu ifadelerde üzerinde durduğu bir diğer nokta da okurun kendisinden bir şeyler bulmasıdır ki roman bu anlamda bu dünyada bir derdi olan, biraz kafa yoran, düşünen, hayatı anlama ve anlamlandırma çabası içinde olan herkese bir şeyler söylüyor aslında. Romandan alıntıladığım şu cümleler düşünen, kafa yoran insanı ne de güzel anlatıyor:
“Gerçekte çekilen acılardan gurur duymak gerekir, her acı bize yüksek bir aşamada olduğumuzu anımsatır. Ne ilginç, değil mi! Nietzsche’den seksen yıl önce söylenmiş! Ama benim size göstereceğim cümle bu değil, bekleyin bir dakika –işte buldum. Okuyorum: ‘İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez. ‘ Ne anlamlı bir söz, değil mi? Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelir suda boğulur.”(s.17)
“Öyle çağlar vardır ki, bütün bir kuşağın insanları iki çağ, iki ayrı yaşam üslubu arasında sıkışıp kalır, her türlü doğallık, her türlü gelenek ve görenek her türlü korunmuşluk ve suçsuzluk duygusu çıkıp gider elden. Kuşkusuz herkes bunun aynı ölçüde ayrımına varamaz. Nietzsche gibi biri bugünkü sefaleti bir kuşaktan daha fazla süre önce yaşamak zorunda kaldı; onun tek başına, hiç anlaşılmadan yaşadığını bugün binlerce insan yaşamakta. (…) Bay Haller iki çağ arasında sıkışıp kalanlardan, tüm korunmuşluk ve suçsuzluklara uzak düşenlerden, insan yaşamının tüm güvensizliğini kişisel acı ve cehenneme dönüştürüp yoğun biçimde yaşamaları alınlarına yazılmışlardan biridir. (…) Şunu da unutmadan söyleyeyim ki, niyetim onlara ne arka çıkmak ne de onları yadsımaktır; notları okuyacak herkes buyursun, kendi vicdanına göre karar versin!”(s.23)

Hesse’nin, romanın birinci bölümünde anlatıcının ağzından yaptığı bu tespitler sanki birebir çağımızı ve bizleri anlatıyor gibi. Ve ben tüm bu olağanüstü tespitlerden sonra kendi kendime sormak istiyorum: “Her birimiz aslında içimizde bir Bozkırkurdu mu taşıyoruz?” Eğer cevabınız “evet” ise hepinizi kendinize bir adım daha yaklaşmak adına Bozkırkurdu’nu okumaya çağırıyorum. Hesse’nin de dediği gibi “Notları okuyacak herkes buyursun, kendi vicdanına göre karar versin!”
BU YAZIYI BLOGUMDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLARLA OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...rkurdu-mu-tasiyoruz/
218 syf.
Bu aralar okuyasım yok. Bu aralar dediğim, çarşambadan beri. Aslında yeni öykücülerdi gözüme kestirdiklerim, yerlilerden, okur, anasını ağlatır, en az 10 öykü kitabı bitiririm niyetindeydim. Olmadı.

Bodrum'daydık. Senesini unuttum. Keçiboynuzu alırım niyetine köylülerin kurduğu pazara gitmiştim. Zelo, kızım, daha 5 yaşında bile yoktu. Terlemiş elcağızı avucumun içinde kaybolmuş, çeke çeke sürükleniyordu babasının ardından.
İhtiyar bir köylünün tezgahına misafir olduk. En taze keçiboynuzları onun tezgahındaydı. Gözüme kestirmiştim ben de. Kah mallardan kah kendinden hasbıhal ederim diye tepesinde dikildim.

Bir iki ham espiri yaptım keçiboynuzlarının üstüne. Kafasını şöyle bir kaldırdı. "Sana" dedi "satasım hiç yok, git başka tezgaha" Sonrasında yaptığım kem kümler de para etmedi. Satmadı adam bana keçiboynuzlarını. Bütün gün yetmedi, bütün gece aklımdan çıkmadı sözleri. "Sana satasım hiç yok"

Rogojin'in incelemesini okudum bugün (artık dün oldu.) Joyce'ın Gabriel'inin hayatını hatırladım. Alakası yok ama Hesse'nin Haller'i geldi aklıma. Bu münzevi ihtiyarla o kadar çok özdeşleştirmiştim ki kendimi, çıktım, gittim merkeze, onun sevdiğinden, iki şişe Alsace kupaj şarap aldım. Beyaz. Sevmem ama onun hatırına. Alafrangalar Alsas, diye okur. Bölge adıdır. Bu kitapsızlar asla üzümün cinsini yazmazlar.

Bölge ismiyle yetinsin şarapçılar isterler. Sahipleri de meşhur Rothshildlerdir. Gravyeri meze ettim. Zagor’un paylaştığı, Orient Expressions - Beats of Pera’sını açtım. Allah biliyor ya aklımda Goran’nın, Bjelo Dugme zamanından Selma’sı vardı. Kaldı ki benim ömrümün yarısı Klasik Osmanlı Müziği dinleyerek geçmiştir. O kadar sardı ki Zagor’un paylaşımı, bir türlü çıkamadım o parçadan. En az iki saat dinlemişliğim vardır bu gece. Bu yazı bitene dek.

Onca yıl sonra açtım sayfalarını yine.

Dili ağdalı. Kelimeler değil ama. Cümleler hayat yüklü. O kadar derinlikli şeyler paylaşıyor ki, sık sık dönmeniz lazım. Dönün canım, ne olur ki, size faydası. Bozkırkurdu, bahsetttiğim. Haller. Bakmayın münzevi olduğuna, o bir derya. Mozart’ı da müziği de çok iyi biliyor. Goethe’ye ise tapıyor. Ben gibi. Goethe’yi sevmek Hafız’ı sevmek demek. Ben de Hafız’a tapıyorum bir de.
Aklımdan neler geçmedi ki…

Ömür dediğin yaşadıkların değil, aklında kalan anılardır, bu aralar benim favorim.

Beşiktaş'ta Lido havuzu vardı. Kuruçeşme'deydi. En son 1975 belki de 1976'da girdim. Kapandı sonra. Şimdi ne var orada, bilmiyorum. Bir de, daha çok küçüktüm. 14 belki de 15 yaşındaydım.

Sinema o kadar önemliydi ki bizim için, bunu ancak ben gibi sinema hastaları anlar. Şişli camiinin önünden giden cadde, M.köye, benim semtime giden, Halaskargazi olarak oraya kadar gelir, adı değişir, Büyükdere olur. Bir de arkasındaki cadde vardır, ta Çağlayan'a kadar devam eder. Hatta, galiba Okmeydanına kadar uzanır, Abide-i Hürriyet caddesi.

Neriman Köksal'ı gördüm ilk kez. Aslında bir dergiye anlatmış garibim. Zar zor, ıkına sıkına almış Abide-i Hürriyet caddesi üzerindeki dairesini. Aldık adresini, vardık yanına, ablamız dedik, öptük elini. ne verecek ki, çikolata verdi bize. 1975 senesiydi galiba. Sonra Sadri Alışık ve Çolpan İlhan'ın evine yürüdük. (Ne güzel isimdir Çolpan di mi?)

Bulduk, bir 50 metre kadar cami tarafındaydı. Onlar 5'er lira ve yine çikolata verdiler.(O zamanlar çikulata derdik. Belki yanlış telaffuzdu belki de herkes tarafından kullanılan galatı meşhur idi.) Sırada galiba Hüseyin Baradan ve Filiz Akın vardı. Sonra, Levent'e geçecektik. Kimler yoktu ki, Z.Müren, Türkan Şoray, Fatma Girik, Yıldırım Gencer, Bayan Kahkaha (Adını hatırlayamadım bir türlü) vardı. Aslında birileri daha vardı, ama ben unuttum galiba. Sonra Bebek'e doğru inecektik. Ayhan Işık, kral vardı orada.

Tüm gecekondu mahallesinin ağzında bile Christian Adam'ın "Si tu savais combien je t'aime" parçası vardı. İşte böyle bir tuhaftı İstanbul 70'li yıllarda. Melodi pasajı bir numaraydı. Aradığın tüm parçaları bulabilirdin pasaj plakçılarından. Bir de Esentepe'de bir dükkan vardı. Pasajı kesin görmüşsünüzdür, ama dükkanı siz hatırlamazsınız. Sahibi, Ömür Göksel'di. Sevemem artık, diye, 1972 kayıtlı bir plağı vardı. O dükkanın sahibi, işte bu Ömür Göksel'di

Zaman Aşımı var bu işte galiba?

Sene ya 1977 ya 1978, Gayrettepe’de, biz devrimcilerin siyasi şube, resmi makamların birinci şube dediği binaların çıkışındaki yokuşta inşaat yıkımındayız. Yıktığımız inşaat ya Ermeni ya da Rum lisesi. O zamanlar ne biliyoruz ne de pek umurumuzda neden yıkıldığını bu okulun.

Yıkımı Kürt bir müteahhit üstlenmiş. O zamanlar inşaat yıkımı insan gücüyle. Benim olaya dahlim Feyzi’den. Feyzi’ye “Moruk, senin çevren geniş. İş çıkarsa bana da pasla,” demişim zamanında.

Günlerden bir gün, “Yarın” diyor. Uzun uzun yeri tarif ettikten sonra “Yarın, aman ha zamanında gelesin”

Yeri anlamam için her ısrarlı tarifine “Oğlum, kafayı yeme…Moruk, ben Gültepeliyim, Mecidiyeköylüyüm. Oralar benim avucumun içi. Hatta çıkışta seni Esentepe’ye, Esentepe pasajına Ömür Göksel’in dükkana götüreyim.”

“ Tamam aga, siktir et Göksel’i mökseli, tanımam o lavuğu, sen zamanında gel, yeter” diyor.

Daha sabahın yedisi ama, boyumdan büyük ettiğim lafların altında ezilmemek için erkenden oradayım. Ali Sami Yen’in arkasında Tarcan sokakta (belki de değildir), bahçe kapısı dahil daha hiçbir yerine balyoz yememiş bina o soluk sarı rengiyle yeşiller içinde mahzun duruyor. İçim ürpertilerle dolu siyasi şubenin önünde nöbet tutan frukolara (o zaman toplum polislerinin şapkaları beyazdı. Biz onlara fruko gazozuna benzedikleri için böyle derdik) bakıyorum. Onlar da, eğer biraz daha yakınlarında olsam, kıllanıp sorguya alacakmış gibi pür dikkat kesiyorlar beni.

Daha fazla kıllanmaya mahal vermemek için kaldırıma kıçımı yerleştirip, yönümü Ali Sami Yen’e çevirip çöküyorum. Saat tam sekizde Feyzi ve yanında üç diğer Feyzi, üç proleter (bu Feyzi’nin onlara taktığı isim), iri gövdeleri, orta boylarında boyunları hesaba katılmayacak kadar kısa, nasırlı eller en dikkat çeken yerleriyle ortamı provokate ediyorlar.

“Bu mu lan militan!? Üflesek düşer bu dülger” diyorlar.

”Balyozu kaldıramaz lan bu” diye de ekliyor aralarından biri. Bozulmuş moralimi yerine kotarmak için ayağa fırlıyorum “Aga, lümpenliğe gerek yok, sokturmayın balyozunuza. Proleter, proleter ahlakını unutmamalı…” diye fısıldıyorum.

Feyzi atılıyor “Herkesin görevi farklıdır devrimde. Ziko, eğitir bir de iyi alet kullanır. Makina yani” diyor. Sanki belimde alet var gibi dirseklerimle düşen pantolonumu çekiştiriyorum. Ortalık sakinleşiyor bir anda. Saygının ta yüreklerden gelen ılık nefesini hissediyorum, moralim yerine geliyor. Frukoların bakışları altında tokalaşıyoruz, alayı Kığı’lı yoldaşlarla.

Fiko, yıllar önce demiryolu işçisi olarak Haydarpaşa’ya gelmiş babanın Yeldeğirmeni’nde doğmuş, sapına kadar yeni İstanbul’lu oğlu, ustabaşımız, Yeldeğirmeni’nde oturuyor, Haydar Paşa Lisesi mezunu, cebinden çıkardığı bir tomar anahtar arasından ilk iki denemede bulduğu anahtarla bahçe kapısını açıyor. Hemen girişte, ana kapının arkasında, mekana daha önceden geldiklerini teyit eden balyoz ve çekiçlere gözlerim ilişiyor.

Balyozları kapmak için ilk hareketi yapmasam da sona kalmamak için dikkatli süzüyorum milleti. Fiko,

“Aga” diyor. “Bina tamamiyle boşaltılmamış. Şimdi beraber gezip bulduklarımızı bahçeye yığacağız. Topladıklarımızın işe yarayanlarını bölüşeceğiz, kalanlarını satıp, kırışacağız.” diyor.

“ Siz kırışın, ben buradayım” diyecek oluyorum.

Feyzi’nin “ Gel be yoldaş, belki derneğe uygun şeyler buluruz” demesinin, aslında “ Ha siktir, ipne, üç beş kuruş yolunu sen de bul” dediğini hepimiz anlıyoruz.

Okulun her sınıfına, her odasına, her tenhasına girerken aradaki resmiyet kalkıyor, çığlık çığlığa ne bulursak bahçeye taşıyoruz. Neler yok ki?! Hadi bırak Erika, Olimpiya, Numan marka daktiloları, Facit marka hesap makinaları, haritaları, bando ekipmanlarını, örgüte bir teks makinası, sadece Fiko’nun, Feyzi’nin ve benim kırışacağımız onlarca kitaplık bir ganimeti kısa zamanda bahçeye yığıyoruz. Allahım, Fiko, Feyzi ve beni sevince boğan, başka kimsenin umurunda olmayan kimlerin ne kitapları var kırışacak…

Hemen dalgacı halden sıyrılan ekip iş başı yapıyor. Bense kitapları tozlarından arındırmaya çalışıyorum. Feyzi başıma gelip,

“Oğlum bunlar işi götürü aldı. Sokturma şimdi kitaplara, siktirme kitabını” demese sabaha kadar kitap temizleyeceğim.

Tüm çatıyı öğleye kadar aktarıp, tek bir kiremidi helak etmeden bahçeye indiriyorlar. Kremitsiz çatıyı, günlerce aç kalmış aslanların vahşiliğinde parçalamaya hazır ekip Fiko’nun,

“ Yoldaşlar, hadi yemek yiyelim” demesiyle ancak zaptediliyor. Yemek almak için göndermeye seçtiklerinin ben olduğunu fark ettiğimden “Atılmadım, ben istifa ettim” ayağıyla “Ne vereyim çalışanıma” kıvamında “Hem size nevale alayım, hem edeceğim telefonları edeyim” diye ağırbaşlı ettiğim lafla Fiko’nun avcuma saydığı paraları cebe indiriyorum.

Şaşırdığım siparişi tekrar soruyorum. Cevap aynı “10 ekmek, yarım kilo helva, 250 gram siyah zeytin, 3 adet litrelik gazoz, iki paket Maltepe cigara”

Öğle yemeği arası, gramına kadar eşit paylaşılan malzemenin Guetemala isyanından fırlamış nasırlı ellerin ayırdığı ekmeklerin arasına tıkıştırılan helva ve siyah zeytinlerin en fazla 15 dakikada mideye indirilmesiyle son buluyor.

Sonra alelacele tellendirilen ikişer cigara...

Sonra, (çok sonra oldu ama idare edeceksiniz) yok edilmiş çatıda her biri bir duvara çıkmış elemanın elindeki on kiloluk balyozun her beş saniyede bir gürp, gürp diye duvarları acımasızca dövüşü...

Kısa zamanda 60 kilo bedenimle bir boka yaramayacağımda karar kılmış ekip bana yere düşen duvar bloklarını, nispeten daha hafif sayalama çekiciyle parçalama görevi veriyor.

Fiko, arada direktif vermek için durduğu zamanlar dışında harbiden güzel sesiyle hicaz takılıyor. Derinden derinden ve o kadar coşkun söylüyor ki şarkıyı, bestesi de güftesi de hala kulaklarımda…

“Ölüyorum kederimden, ölüyorum kederimden
El içine çıkmaya yüzüm kalmadı…
Ömrüm hiç gibi geçti. Derdin ne, derdin ne diye soran olmadı…” (O tarihlerde Müslim böyle yakıyordu bizi)

Geceleri uyuyamıyordun ya Haller, ben de öyle. Hesse, diyorum, senin Haller, o münzevi ihtiyar, bu münzeviyi anlar mıydı? Bakma benim barışıklığıma sistemle; yalan. Zeitgeist’in ruhunun tuz ruhundan keskin hallerine karşıdır hala ruhum. İki kişiliğim, Haller gibi bu tek bedendedir. Ben de, tıpkı Haller gibi, baskın kültürün yarattığı sıkıntı, karmaşadan yoruldum. Ben de tıpkı o gibi savaşlardan bezgin hale geldim. Sıkıştım kaldım dinler, kültürler arasında. Hayatımı kolaylaştıracak çıkışlar ararım. Kıymam, kıyamam canıma çocuklarım var.

O, Haller, hiç lüzumu yokken ayrıldı ya Maria’dan, artık gitme zamanım geldi, diye. Ben de ayrıldım ilk eşimden. Sen, Haller kendini de bitirdin. Ben yeni bir yol buldum kendime. Bir karım var. Çocuklarım, sende olmayan.

Ah be Haller, yaşasaydın çok da, senle senin ardılların olan isyankar Beatniklere katılsaydık beraber. Sen yokken de katılmadım ben. Ama hep destekledim onları. Onların müziğine çok da uzak değildi isyan anlamında, bizim arabesk isyankar müziklerimizi dinledim.

Romandan sonra hemen ilk yapılacak iş Hesse’nin hayatını okumak olmalı. Wiki ile yetinmeyin derim. Haller’de Hesse’yi, Hesse’de Haller’i çok bariz şekilde bulacaksınız. Otobiyografik bir roman. Ama sanki Haller, Hesse’nin olmak istediği bir yanıdır. Bu yanıyla antitezidir. Hesse ne kadar düzenliyse, Haller o kadar düzensizdir. Heller’in ruhsal sıkıntılarının yanına, Haller’de bir de bedensel hastalık vardır; gut. Yürüme zorluğu hayatından bezdirir.

Haller için, bir yerde memurluk yapmak, günü ve yılı belli zamanlara bölerek yaşamak, başkalarının sözünü dinlemek düşüncesi kadar iğrenç ve korkunç başka şey yoktur. Bir büro, bir kalem odası, bir dairede çalışmak ölüm kadar nefret ettiği bir şeydi, görebileceği en kötü düştü, bir kışlada yaşanan tutsaklıktı. Bozkırkurdu bütün bunlardan kendini uzak tutmayı başarıyor. Hesse tam da yukarıda tariflenen bir iş hayatı yaşıyor. Bu özellikleriyle Haller, Hesse’nin antitezi gibidir.

Hesse de iki dünya savaşı yaşamış insanlardandır. Artık şans mıdır bir yazar için, bilmem ama kim olursa olsun ağır travma olmalı.

Haller’in Goethe sevgisinin (romanda bunun kaçmaz, çok vurgulu olduğunu göreceksiniz) o denli büyük olup Hafız’dan hiç söz etmemiş olmasına üzüldüm. İlk okuduğum zaman bunu far etmemiştim zira Hafız’ı bilmiyordum. Hafız-Goethe ilişkisini, tam da bu kitabın üstüne okumanızı öneririm.

Kitapta anlatıcılarla bölünmüş kısımlar tarzında verilmesi o tarihlerde yenilik olmalı.

Sen geçemedin, kıydın ömrüne ya, ama benim 50. yaş günümü geçeli çok oldu. Seni çok sevdim, sevdik, seviyoruz, seveceğiz Haller.
218 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Nereden başlayacağımı bilememenin çaresizliğiyle başlıyorum.

“Söylenecek sözün çokluğu bazen insanı dilsiz bırakır. Tıkanır kalırsınız.” sözünün hakikatine inanarak ama yine de yazmaya çalışarak başlıyorum.

“Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç. Yazı hariç. Evet tabii, tek teselli yazı hariç.” cümleleriyle biten Kara Kitap’ı anarak, hayatla yazının muhteşem buluşmasına şaşırarak başlıyorum.

Bozkırkurdu’nu okurken kendini hatırlatan “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyen Ali Şeriati cümlesiyle başlıyorum.

Daha kitabın ilk sayfalarında kitabın sonundaki Sihirli Tiyatro’daki binlerce kapıdan habersiz “Okudukça zihnimde sayısız odalar açılıyor” demiştim. Bu sayısız odalarda biriken sonsuz kelimelerimi bir düzene sokmak bu yazıyı yazmaya başlamış olan bana hala imkansız gibi görünüyor. Ama başladım devam ediyorum.

Neden böyle? Kaç kitap, kaç insan, kaç olay bizi şiddetle sarsıp her şeyi en baştan, en derinden düşünmemize, hissetmemize sebep olabilir? Bu gerçekleştiğinde de nasıl kolayca ifade edebiliriz her şeyi?

Parçalanmış iki ruh içindeki (kurt-insan) Harry Haller'i, onun gerçeklik ve düş algısını, eski ve yeni arasında sıkışıp kalmışlığını, sonsuz yalnızlığını, kendi içinde kaybolmuşluğunu ve bulunma isteğini hissetmek kolay ama ifade etmek zor.

Hepsi için ayrı bir kitap yazılabileceğini düşündüğüm, okuyup başa döndüğüm paragraflar, cümleler. Bazen sadece bir benzetme, bir kelime.

Harry Haller, kendi içinde kayıp, gerçeğin içinde, savaşı, teknolojiyi, burjuvayı, siyaseti ve daha birçok şeyi sorgulayan Bozkırkurdu ya da.

Harry'nin kendi yalıtılmış dünyasında birlikte yaşadığı yazarlar, sanatçılar. Bence hepsi ayrı bir araştırma konusu Harry'i daha iyi kavrayabilmek adına.

Descartes, Pascal, Shakespeare (Hamlet), Novalis, Dostoyevski, Nietzsche, Sokrates, Dante, Einstein, Baudelaire, Jean Paul, Hamsun, Cervantes ( Don Kişot), Matthisson, Kleist, Platon. Okuyun.

Haydn, Beethoven, Schubert, Liszt, Wagner, Çaykovski, Gluck, Pachelbel, Hugo Wolf, Chopin, Händel, Bach, Brahms. Dinleyin.

Mozart ille de Mozart ve onun Sihirli Flüt’ü.

Düşünde Goethe ile buluşması ve Bozkırkurdu incelemesinde Faust ile sorgulanan iki ruhluluk kavramı:

"İki ayrı ruh, ah, yaşar göğsümde” sözünü söylerken Faust, göğsünde aynı şekilde Mephisto'yu ve diğer bir yığın ruhu barındırdığını unutmuş gibidir. Nitekim bizim Bozkırkurdu da iki ruh ( kurt ve insan) taşıdığına inanır ve daha bu kadarıyla göğsündeki yeri iyice daralmış hisseder. Göğüs, beden her zaman tektir, içinde barınan ruhlar ise iki ya da beş değil, sayılamayacak kadar çoktur; insan yüz zardan oluşmuş bir soğana, pek çok iplikten dokunmuş bir kumaşa benzer.” Sonsuz ruhlarımıza selam olsun.

40-62 sayfaları arasındaki Bozkırkurdu üzerine inceleme belki birkaç kez okunmalı. Ki her paragrafı birkaç kere okudum. İnceleme sonrası üzerine yeniden düşünmemiz gereken konular:

*Çift kişilik * Acı, mutluluk * Bağımsızlık, özgürlük * İntihar * Burjuva ve burjuva içindeki outsider'lar * Mizah * Ben’in bütünlüğü * İnsan

“Yalnızca kaçıklar için” diye boşuna dememiş.

Ve;
Bozkırkurdu’nun gördüğü rüyaların beni götürüp bıraktığı yer hep hatırladığım Ahmed Arif’in Suskun şiirindeki o cümle: “Rüya bütün çektiğimiz.”

Kendi kuyusundan çıkıp gerçeklerin dünyasına dönmekte zorlanan Harry sonunda Hermine'nin emirlerine uyarak başka bir dünyaya adım atıyor. Çocukluğundaki Hermann'a benzettiği Hermine. Onu çocukluğuna, gençliğine geri götürecek olan Hermine.
Eski ve Yeni, eski Harry ve yenisi, zıtlıklar ve zıtlıkların uyumu arasında gidip gelen Harry tuhaf bir yolculuğa çıkıyor.

Bu yolculukta düşlerin mi yoksa yaşamın ve gerçeklerin mi haklı olduğunu sorguluyoruz. Neyin içinde olduğumuzu bilemeyerek.

Sonra ölümsüzlüğe, Tanrının ülkesine, “ermişler”in dünyasına, bütün aradıklarımızı karşımızda bulacağımız “sonsuzluk” evine gidiyoruz. Yüreğimizdeki özlemle.

Gerçeğe dönüp sinemada Hz. Musa kıssası seyrediyoruz, sinemayı da sorgulayarak.

Yeni Harry şenlik yaşantısında, maskeli baloda bireyin kalabalık içine gömülüp yok oluşunu ( Unio mystica/ Mystical union) deneyimliyor.

Nihayet Harry herkesin giremeyeceği o “sihirli tiyatro”ya, aynada, şimdiye kadar kendini gördüğü Harry’e, bozkırkurduna, bir hayale baktıktan sonra adım atıyor.

Tam da burda aklıma Necip Fazıl Kısakürek’in Aynalar şiiri geliyor.

Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik; 
İşte yakalandık, kelepçelendik! 


“Ben hiç kimseyim” diyen satranç oyuncusu bana Game of Thrones daki Arya Stark’ın “Noone/Hiç kimse” olma macerasını hatırlattı.

Kişiliğin kurulmasıyla satranç arasındaki ilişki oldukça etkileyici. Dağılan kişiliğimizin taşlarıyla yeni bir oyun kuruyoruz her defasında, pek çok ruh ve bir yığın ben'le.

“Bir gün gelecek, ben’in parçalarıyla oynanan bu satranç oyununun daha iyi üstesinden gelecektim. Bir gün gelecek, gülmesini öğrenecektim. ..”

Belki de hiç öğrenemeyecek.

Harry’nin karamsar ve karanlık dünyasında bir ışık aramaya çıktım, düşler ve hayaller dünyasında gerçeği sorguladım.

“Yaşadığımız dünyanın gerçek mi hayal mi olduğunu söylemek zor.” diyerek Boş Ev’de buldum kendimi.

Şimdi diyorum ki keşke bir "ah" deyip sussaydım. Kim inanır bana.
274 syf.
Harry Potter serisinin ilk kitabı. Harry, bu kitapta henüz on bir, on iki yaşlarında bir çocuk. Annesini ve babasını hiç görmemiş, onlar hakkında en ufak bir bilgisi bile yok. Bir gün annesine ve babasına karşı yapılan büyük bir ölüm büyüsü nedeni ile annesi ve babası hayatını kaybetmiş. Ama o, mucize eseri hayatta kalmış... Annesi ve babası ölünce, hayattaki tek akrabası olan Teyzesi, amcası ve kuzeni Dudley kalmış. Ve bu kitapta, başından türlü türlü olaylar geçiyor. Bu kitap öyle güzel ki, kelimelerle anlatılamaz. En iyisi okuyun. :)
267 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Serinin 3. kitabını son 100'lükte çok heyecanlanarak okudum. Bunu ortaokul ya da lisede okumuş olmamanın hüznünü derin hissederken, şu anda da olsa okuyor olmanın keyfiyle gülümsüyorum. Harry Potter, bu kitapta bir süre sıkıcı bir çizgide olaylar yaşarken, sona doğru epey bir ters köşe yaşatarak okuyucuya dudak ısırtıyor. Her bir karakterin varlığı kitaba çok ayrı bir hava katmış. Fantastik dünyanın içinde olmak çok heyecan verici. Baykuşlarla haberleşilen bir şato okulda okumak ve bu okula geçişin bir gölden olduğunu düşünmek dahi insanın içini gıcıklarken, o okulda yaşanacak ve yaşanmış binlerce olay, okuyucuya bu müthiş hayal gücü karşısında hayret ettiriyor. Sirius Black, Azkaban'ın korkunç tutsağı. Kurt adamlar, köpekler, fareler, kediler, kartalla at arasıgiller, Sihir Bakanı, Okul Müdürü dev Dumbledore maviş gözleriyle size eşlik ederken 3 arkadaşın birbirine sırtlarını yaslayıp yaşadıkları çok güzeldi.
Kitabın başlarında daha önce anlatılan bazı şeylerin, hatırlatma yapmak gibi değil de ilk defa anlatılıyormuş gibi yazılması beni çok sıktı. Ama bu kitabın içinde çok minik bir kısım. Bu yüzden puan kıracaktım lakin o ne 100 sayfaydı o! Keyifli okumalar herkese. :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Ayça Sabuncuoğlu
Unvan:
Çevirmen, Editör
Doğum:
İstanbul, 1972
1972'de İstanbul'da doğdu. Avusturya Lisesi'ni ve Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Çevirmenlik ve kitap editörlüğü yapan Sabuncuoğlu'nun başlıca çevirileri, Satranç (Stefan Zweig), Amerika(Franz Kafka), Dokuz Buçukta Bilardo (Heinrich Böll), Umut Tarlaları (José Saramago), Birbirimiz Olmadan (Martin Walser).

Yazar istatistikleri

  • 4 okur beğendi.
  • 48.551 okur okudu.
  • 1.062 okur okuyor.
  • 11.226 okur okuyacak.
  • 383 okur yarım bıraktı.