Ayça Sabuncuoğlu

Ayça Sabuncuoğlu

Çevirmen
8.5/10
333 Kişi
·
220
Okunma
·
1
Beğeni
·
444
Gösterim
Adı:
Ayça Sabuncuoğlu
Unvan:
Çevirmen, Editör
Doğum:
İstanbul, 1972
1972'de İstanbul'da doğdu. Avusturya Lisesi'ni ve Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Çevirmenlik ve kitap editörlüğü yapan Sabuncuoğlu'nun başlıca çevirileri, Satranç (Stefan Zweig), Amerika(Franz Kafka), Dokuz Buçukta Bilardo (Heinrich Böll), Umut Tarlaları (José Saramago), Birbirimiz Olmadan (Martin Walser).
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
Raymond Carver'ın okuduğum ikinci hikâye kitabı, birinci kitabının ruh hâlini sürdüren, yekta kopan'ın birdman filmi ile carver hikâyeleri arasındaki benzerlikler üzerine yazdığı eleştirisinde çok güzel ifade ettiği gibi, " sade ama karmaşık" ilişkiler, hayatlar, varoluşları önümüze koyan hikâyelerle dolu... Neredeyse hiç birşeyin olmadığı ve diyalogların ağırlığının hissedildiği bu öykülerde yine de kağıda dökülmemiş bir çok şeyin olduğunu hissettiğimiz ya da olmak üzere olduğunu son satırlarda gördüğümüz anlara tanık oluyoruz, bazı hikâyelerde gergin, irkiltici, rahatsız edici imalarla dolu sonlara ulaşıyoruz, bazılarında ise her şey baştaki kadar gereksiz, anlamsız, birşey olmadan akıp gidiyor. Normalde hikâyelerden birşeyler beklediğimiz kesin: en azından başı sonu olan, birşeylerin olduğu, bittiği, başladığı ya da sonuçlandığı olaylara, bunları yaşayan karakterlere odaklanarak bu hayatları, olayları yaşayan bu karakterleri gözlemleriz; Carver ise olay olsa dahi olaylara odaklanmadığını, ama bilinç akışı gibi, meselâ Faruk Duman'daki gibi semboller, dil gibi anlam araçları yaratma derdinde olmadığını belli ediyor; Carver bu insanların ruhsal çıkmazlarına olayların başına ya da sonuna odaklanmaksızın bir göz açıp kapayıncaya dek bizi tanık ediyor o kadar: hayat böyle. Bu insanlara denk geliyor, onlara bakıyor, onları görüyor, sonra geçip gidiyoruz, bu insanlar çevremizdeki insanlar gibiler; yazar gerçeği, gerçekliği eğip bükmeden, onu anlatım tarzıyla değiştirmeden, yekta kopan'ın söylediği gibi yazış ve ifade ediş anlamında sade ama imaları açısından karmaşık ruh halleri varoluş biçimleri olarak kağıda döküyor...

Güzeldi kitap; ama ben, bir kez daha, Çehov'a dönüyorum :)
Raymond Carver yaşamın acı yüzüyle erken tanışmış bir yazardı. Sevilmesinin esas sebebinin iyi yazar olmasının yanında bu acılarla boğuşmuş hayatın dibini görmüş bir yazar olmasından kaynaklıydı. Amerikan halkı onu bağrına bastı.

Kitaba geçecek olursak; kitapta tipik Amerikan yaşantısının ve kadın erkek ilişkilerini konu alan bir dizi öyküden oluşuyor. Evlenip ayrılmış insanlar ve yaşadıkları sorunlar (sanki hep bir kişinin ağzından anlatılıyor hissi oluştu bende) ikinci eşleri, sevgilileri, anneler ve babalar, vs. vs konu alan öykülerden oluşuyor. Hayatın gerçek yüzünü görmüş bir yazarın elbette böyle şeyleri öykülendirmesi bir sürpriz değil. Esas konu bunu Carver'ın bütün çıplaklığıyla sunuyor olmasıydı. Son öyküyü hariç tutuyorum. Son öykü tamamen bu kitabın ana temasından uzak bir öyküyü konu alıyor; Anton Çehov'un ölümü. Çehov'un kitap yayıncısı arkadaşı Suvorin ve Eşi Olga ile yaşadıkları öykünün esas olayını oluşturuyor. Alman doktoru da hesaba katarsak dolu dolu bir hikaye çıkıyor karşımıza. Ama esas olay Leo Tolstoy'un Çehov'u ziyareti. Tolstoy'un Çehov'u çok sevmesine ve yakınlıklarına şahit oluyoruz öyküde. Tolstoy'un Gorki'yi tasvir etmesi gibi özel bilgiler de mevcut son öyküde. Ben Son öyküyü okuduğumda cidden şaşırdım. Birden başka kitaba geçmiş gibi oluyorsunuz. Kapanış güzel olmuş. Kitabı okumak için Amerikan edebiyatına ilgi duymuyor olmanız önemli değil. Hayatın acımasız yüzüyle yüzleşmek isteyenler için çok güzel bir seçenek Fil. İyi okumalar..
Raymond Carver'ı ilk kez okuyorum. Kitap bitmeden diğer kitaplarını aldım hemen. Fil'deki hikâyelerin tamamı evli, boşanmış erkeklerin eşleriyle, eski eşleriyle, anneleri ve kardeşleriyle olan sıkıntıları üzerine. Son hikâyeye kadar sanki aynı adam farklı hikâyeler anlatıyormuş gibi bir his oluşuyor; çünkü üslûp tamamen aynı, hepsi karakterlerin kendi ağzından anlatılıyor.

Son hikâyeye kadar gördüğümüz şey; yoksulluk, hayalsizlik, kaçamayacağımız ilişkilere hapsolmuşluk, arzularımızın bizi zor durumda bırakması, değişen koşullara dayanamayıp bu yükü kaldıramayan insanlar, yoksulluğuna rağmen en yakınlarının sırtından geçinenler, dünyayı ve sevdiklerini bir fil gibi sırtında taşımak zorunda olan sıradan, olağan, hiç bir özelliği olmayan insanların duygularına tanık olmak. Yazarın üslûbu okuması son derece kolay, ama herşeyden önce karakteri çok iyi yaratabilen ve gerçeklik hissi net bir üslûp, bu yüzden okurken keyif almamak imkânsız. Diğer kitaplarını okumak isteme sebebim de karakterlerini bu kadar net yaratabilmesi oldu yazarın. Evet, anlatıcılar birbirini andırıyorlar, belki de, bilgim yok ama, yazar farklı hikâyelerde tek bir adamın hikâyesini tekrar tekrar anlatarak bu sıradanlığın, sıkışmışlık hissinin, yoksulluğun, çaresizliğin hep var olduğunu anlatmak istiyor.

Fil'in en güzel hikâyesini yazar en sona bırakmış. "Ayak İşi"nde Çehov'un son günlerini ve saatlerini okuyoruz, ama Çehov'un eşi Olga da karakterlerden birisi ve kitaptaki diğer hikâyelerle yine bir bağ oluşturuyor yazar.

Herkese öneririm.
Otobüs yolculuğum için aldığım daha ilk cümlesinde beni içine çeken müthiş bir anlatımı var. Öyle ki Mirco Czentovic ve Dr.B. satranç maçı yaparken bende kendime oyunu izleyen kalabalık arasında yer buluyorum. Czentovic'in oyunu geç oynaması benimde canımı çok sıkıyor. Olayı resmen yaşıyorsunuz. Kitabı okuduktan sonra Dr. B. nin satranç için yaptığını acaba başka bir oyun için yapabilir miyim diye düşündüm. Kısaca mükemmel bir öykü, okuyun okutturun herkese...
Kitaplığımda okumak için bir kitap aramaya başlamam ve Stefan Zweig'in Satranç'ını bulup okumaya başlamam ile kitabın bitmesi arasında yaklaşık iki saat geçmişti.
Taşralı bir dünya satranç şampiyonu ile gözaltında bir satranç kitabı ile kendini avutmaya çalışan Dr. B.nin karşılaşması ile kitap çabuk bitiverdi.
Bilinç altının dışa vurumunun enfes bir örneği vardı bence bu kitapta. Dr.B. salonda gergin bir şekilde gezinirken gözaltındaki odasının mesafesi kadar yürüyüp geri dönüyordu.
Bilinç altı demek ki baskı altında kendini ele veriyordu.
Bir de satrançta en önemli hamlenin sakinliği hep korumak olduğunu mu öğrendik bilmem.
Insan beyninin muazzam yaratılışı, nasil eğitildiği ve hatta insanin nasil beyninin esiri olduğunu anlamis olduk. Bir kitabi anlamak icin yalnizca okumak yetmez yazarin hikayesini de bilmek gerekir ya hani, Zweig'in psikolojisini de Satranc sayesinde anladik.. işte insanin aslinda icinde bulundugu duygu durumunu ve hislerini eserine nasil yansittiginin bir belgesi...
Satranç dışında hiçbir şey bilmeyen cahil bir adam VS Hiçliğe mahkum edilip satrançla önce aklını koruyan sonra aklını kaybetmeye yaklaşan bir adam... Biri para için herşeyi kabul eden bir dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic, diğeri gestapo tarafından psikolojik işkenceye tabi tutulmuş hiçliğe sürüklenmiş kişiliği ikiye bölünmüş bir vatandaş Dr. B. . Ve oyun başlar... Politik görüşlerin kişilik bulmuş kişiliğe bürünmüş hâli... Kısacık ama çok etkili bir uzun öykü... Ayrıca yazarın intihar etmeden önceki son kitabı olması da etkiliyor insanı. Diyecek daha fazla söz yok. Sadece hâlâ okumadıysanız okuyun derim...
Ocak ayında Polatlı Topçu Okulunda acemiliğimi yaparken sevdiğim bir arkadaştan okumak için aldığım ve birkaç günde ender bulabildiğim boş zamanlarımda okudum bu kitabı. Hitler döneminin etkisinde kalan bir adamın psikolojik çöküşlerini, uğradığı psikolojik işkencelerin sonuçlarının ruhuna ve bedenine yansımasını etkileyici bir biçimde betimlemiş yazar. Kesinlikle okunması gereken kitaplardan.
Hiçlikle mücadele edeyim derken deliliğin kıyısında bir saplantı sahibi olmak; akıl sağlığını hiçlikten korumaya çalışırken çokluktan delirmek...Bir çırpıda bitiverecek.
-SPOİLER-
Satranç tahtasındaki siyah ile beyaz kadar zıt karakterlerin mücadelesini anlatan; ayrıca bireyler üzerinden çizilen bu portre ile dönemin siyasilerine gönderme yapan güzel bir kitap. Bir tarafta satrancı kazanca dönüştüren ve gemideki ilk oyunda siyahı seçen Czentovic; diğer yanda çok sayıda oyuncu...Czentovic tek başına olmasına rağmen kazanan çünkü doymayan biri, tıpkı günümüzün aşırı zenginleri, zamanın Adolf Hitleri gibi. Kaba, sadece kazanca odaklanan, işinde başarılı fakat bunu toplum yararına kullanmayan biri. Dr. B. ise kaybedenlere umut olmuş, aklı başında, hayatı salt kazanmaktan ibaret görmeyen birisi.

Dr. B. zamanında avukatlık bürosunda çalışan ama Hitler döneminde iş yerine ve peşine muhbirler takılan birisi. Aylarca baskı altında kalmış, tam her şey bitti derken bir satranç kitabına ulaşmasıyla umudu yeşermiş birisi. Bazen hayatta kalmak için böyle tutunacak dallar bulmalı. Onun için satranç o baskıyı aşmanın bir yolu. Czentovic için ise satranç hem kendi züerinde hem de başkaları üzerinde baskı kurmanın bir yolu. Dr B., O günlerde kendi kafasında oynadığı satrancı bir gün kötülüğün vücut bulmuş haline karşı da oynama fırsatını elde etmiş hatta bu oyunu kazanmış birisi. Ama kötüler mağlubiyeti istemez. Her yolu dener. Czentovic de ne yapıp edip etik değerleri hiçe sayarak rövanşı almış. Kitapta iyi niyetli, çok donanımlı ama psikolojik baskılardan ötürü yıpranmış karakter sonunda pes ederken; kötü niyetli, duygusuz ve yüksek egolu karakter ne yapıp edip ayakta kalabiliyor. Belki de bunun bilincine varan Stefan Zweig kendisini, bu kitaptaki karakter Dr B. ile özdeşleştiriyor ve bu sebeple intihar ediyor.

Bir söz de McConnor'a. Tipik bir burjuva. Parası var, her şeyi var fakat her şeyi göstermelik. Sadece kendisini düşünüyor. Ne bir bedel ödüyor ne de bedel ödemek için hamle yapana saygı duyuyor. Dr B. kazanırken arkasında dururken, işler tersine döndüğünde ilk o sırt çeviriyor.

Kitap 77 sayfada psikoloji anlamında tarih yazmış. Gerçi yazarın her kitabı ayrı güzellikte olsa da bu kitabında Dr B.'nin hiçliğe itilmesi kadar çarpıcı bir bölüm yazmak çok zor. Nitekim Zweig, savaş karşıtı olduğu için o dönem çok baskı görmüş ve kendisi de hiçliğe itilmiştir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ayça Sabuncuoğlu
Unvan:
Çevirmen, Editör
Doğum:
İstanbul, 1972
1972'de İstanbul'da doğdu. Avusturya Lisesi'ni ve Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Çevirmenlik ve kitap editörlüğü yapan Sabuncuoğlu'nun başlıca çevirileri, Satranç (Stefan Zweig), Amerika(Franz Kafka), Dokuz Buçukta Bilardo (Heinrich Böll), Umut Tarlaları (José Saramago), Birbirimiz Olmadan (Martin Walser).

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 220 okur okudu.
  • 9 okur okuyor.
  • 277 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.