• Raymalı-Aga ve Begimay gibi insanlar hayat yolunda karşılaştıkları zaman, birbirlerine mutluluk kadar üzüntü de veriyorlar. Çünkü birbirlerini çıkışı olmayan, kurtuluşu olmayan bir drama sürüklüyorlardı. Bu dramın kaynağı da başka insanların onlar hakkında hüküm vermesidir, bundan kurtulamamalarıdır.
    Cengiz Aytmatov
    Sayfa 368 - Ötüken Yayınları
  • Eğer üzüntüyü, üzüntüden kurtulmayı dileyerek yaşamazsanız gene üzüntü hissetmeye devam edersiniz, ama bundan acı çekmezsiniz, hatta üzüntüde bile bir zenginlik bulabilirsiniz. Eğer mutluluğu, mutluluğun uzayıp yoğunlaşabileceği ihtimalini düşünmeden yaşamayı basarabilirseniz, akıl sağlığınızı kaybetmeden bu mutluluğu hissedebilirsiniz.
  • "Raymalı-Aga ve Begimay gibi insanlar hayat yolunda karşılaştıkları zaman, birbirlerine mutluluk kadar üzüntü de veriyorlar. Çünkü birbirlerini çıkışı olmayan, kurtuluşu olmayan bir drama sürülüyorlardı. Bu dramın kaynağı da başka insanların onlar hakkında hüküm vermesidir, bundan kurtulamamalarıdır. Raymalı-Aga'nın yakınları da sözde ona iyilik etmek isterken en büyük acıyı çektirmişler..."
  • Raymalı ağa ve Begimay gibi insanlar, hayat yolunda karşılaştıkları zaman birbirlerine mutluluk kadar üzüntü de veriyorlar çünkü birbirlerini, çıkış yolu olmayan bir drama sürüklüyorlar.Bu dramın kaynağı da başka insanların onlar hakkında hüküm vermeleri ve bundan kurtulamamalarıdır.Raymalı Ağa'nın yakınları da sözde ona iyilik etmek isterken aslında en büyük acıyı çektirmişler...
  • Samandan yaptığım zemine uzandım fakat uyuyamıyordum.
    Gün içinde olanları düşünüyordum. Beni en çok etkileyen,
    bu insanların kibar tavırları idi. Onlara katılmayı o kadar istemiştim ki,
    ama cesaret edemedim. Bir gece önce gaddar köylülerin bana neler
    yaptıklarını çok iyi hatırlıyordum. İleride nasıl bir yol izleyeceğimi
    bilmiyordum fakat şimdilik sessizce kulübemde yaşamaya devam edecek,
    hareketlerini izleyip onlar hakkında bilgi edinmeye çalışacaktım.
    Evdekiler sabah güneş doğmadan uyandılar.
    Genç kız evi düzenleyip, yemek hazırladı.
    Genç adam ise yemeğin ardından evden ayrıldı.

    Bugün de bir önceki günle aynı şekilde geçti.
    Genç adam sürekli dışarıda çalışıyor, genç kız evde değişik işlere
    bakıyordu. Sonradan kör olduğunu fark ettiğim yaşlı adam ise
    boş vakitlerini çalgı aletini çalarak ve derin derin düşüncelere
    dalarak geçiriyordu. Gençlerin muhterem ev arkadaşlarına karşı
    sergiledikleri sevgi ve saygı hiçbir şeyle ölçülemezdi.
    Ona karşı tüm görevlerini şefkat ve nezaketle yerine getiriyorlardı.
    O da iyi yürekli gülümsemesini onlardan esirgemiyordu.

    Pek mutlu gözükmüyorlardı. Genç adam ve kız sık sık ağlıyorlardı.
    Mutsuz olmaları için bir sebep bulamasam da, bundan derinden
    etkileniyordum. Böylesine mükemmel varlıklar mutsuz olabiliyorsa,
    benim gibi çirkin ve yalnız bir yaratığın mutsuz olması hiç ilginç değildi.
    Lakin, bu sevecen insanlar neden mutsuzlardı?
    Çok güzel bir eve (benim için öyleydi) ve her türlü konfora sahiplerdi,
    öyle ki soğuktan onları koruyacak bir ateşleri vardı, acıktıklarında
    yemek için lezzetli yiyecekleri ve çok güzel giysileri vardı. Daha da ötesi,
    birbirleriyle vakit geçirmekten ve muhabbet etmekten zevk alıyorlar,
    her an birbirlerine sevgi ve şefkatle bakıyorlardı.
    Peki bu göz yaşlarının anlamı neydi? Gerçekten acı çektiklerini
    mi gösteriyordu? Önceleri bu soruların cevaplarını bir türlü bulamıyordum.
    Gösterdiğim yoğun ilgiyle ve de zamanla, ilk başta çözemediğim
    bu bilmeceleri çözdüm.

    Bu sevimli aileyi üzen sebeplerden birini keşfetmem oldukça uzun
    bir süre aldı. Yoksullardı ve bunun acısını fazlasıyla çekiyorlardı.
    Tek besin kaynakları, bahçelerindeki sebzeler ve tek bir inekten elde
    ettikleri süt idi. O da, sahipleri onu doyuracak yiyecek sağlayamadıkları
    için, kışın oldukça az süt veriyordu. Sanırım çoğu zaman açlıktan
    muzdarip oluyorlardı, özellikle de genç olanlar. Çoğu zaman kendilerine
    hiç ayırmadan, tüm yiyecekleri yaşlı adamın önüne koyuyorlardı.

    Böylesine nazik tavırlar beni çok etkiledi. Geceleri, yiyeceklerinden
    kendim için bir parça çalıyordum. Fakat böyle yaparak, acılarını
    arttırdığımın farkına varınca, bundan vazgeçip, komşu ormandan
    topladığım meyve, yemiş ve köklerle yetinmeye başladım.

    Onlara yardım edebileceğim başka bir yol daha bulmuştum.
    Genç adam, günün büyük bir kısmını evdeki ateş için odun toplamakla
    geçiriyordu. Geceleri çoğu kez adamın nasıl kullandığını çabucak
    çözdüğüm aletlerini alıp, onlara birkaç gün yetecek kadar yakacak topladım.
    Bunu yaptığım ilk günü hatırlıyorum da, genç kadın kapıyı açıp kocaman
    bir odun yığını görünce şaşkına dönmüştü. Kadının yüksek sesle bir şeyler söylemesinin ardından, adam yanına geldiğinde o da şaşkınlığını gizleyemedi.
    Büyük bir zevkle gördüm ki,o gün ormana gitmedi,evi onarıp bahçeyle uğraştı.

    Yavaş yavaş çok daha önemli bir şey keşfettim. Bu insanların birbiriyle iletişim
    kurmak için bir yöntemleri vardı. Yaşadıklarını, hislerini birbirlerine anlamlı
    bazı sesler ile ifade ediyorlardı. Söyledikleri kelimeler, duyanların zihinlerinde
    ve yüzlerinde acı, mutluluk, gülümseme ya da üzüntü yaratıyordu.
    Bu âdeta ilahi bir kabiliyetti. Bunu öğrenmek için yanıp tutuşuyordum
    fakat bütün çabalarımda bir engelle karşılaşıyordum. Kelimeleri çok hızlı
    söylemelerinin yanı sıra, bu kelimelerin gözle görülen nesnelerle açık bir
    bağlantısı yoktu. Neden bahsettiklerinin gizemini çözebilmem için hiçbir ipucu
    elde edemedim. Uzun çabalarımın ardından ve ay birkaç şekil değiştirene
    dek kulübemden ayrılmayarak, bildik birkaç nesneye verilen isimleri keşfettim.
    Ateş, süt, ekmek ve odun kelimelerini öğrenip, kullanmaya başladım.

    Evdekilerin adlarını da öğrenmiştim. Genç ve arkadaşının birkaç ismi varken,
    yaşlı adamın tek ismi “baba” idi. Genç kız “kız kardeş” ya da “Agatha” diye
    çağrılırken, delikanlıya “Felix”, “erkek kardeş” ya da “oğlum” diyorlardı.
    Bu seslerin ne anlama geldiklerini öğrenip, telaffuz etmeye başladığımda
    hissettiğim sevinci anlatmam imkânsız. “İyi”, “sevgili” ve “mutsuz” gibi birkaç
    kelime daha öğrenmiştim fakat henüz ne anlama geldiklerini bilmiyor
    ve kullanamıyordum.

    Kış böylece geçip gitti. Evdekilerin yardımsever tavırları ve güzellikleri
    beni onlara daha çok bağladı. Mutsuz olduklarında üzülüyor,
    sevindiklerinde, mutluluklarını onlarla paylaşıyordum. Onların yanı sıra
    birkaç insan daha gördüm. Bunlardan eve giren olduğu zaman,
    gözlemlediğim sert tavırları ve kaba saba yürüyüşleri, arkadaşlarımın
    gözümdeki değerlerini daha da arttırdı. Yaşlı adamın çoğu zaman çocuklarını yüreklendirmeye çalıştığını, kederlerini bir kenara bırakmalarını söylediğini anlayabiliyordum. Onlarla neşe içerisinde konuşuyordu ve yüzündeki iyimserlik
    beni bile mutlu ediyordu. Agatha onu saygıyla dinler, bazen yaşla dolan
    gözlerini, kimse fark etmeden silmeye çalışırdı. Ancak görüyordum ki,
    babasının öğütlerinin ardından, Agatha’nın yüzü ve ses tonu daha neşeli
    bir hal alırdı. Durum Felix için aynı değildi. İçlerinde en üzgün olan her
    zaman Felix’ti. Benim yarım yamalak duyularım bile, en çok acı çekenin
    o olduğunu anlamıştı. En kederli ifade onda olsa bile, sesi kız kardeşinden
    daha neşeli olurdu, özellikle de babasıyla konuşurken.
    Mary Shelley
    Sayfa 120 - Timaş Yayınları