Silvia Lippi, Rythme et mélancolie adlı kitabında “Manie et free jazz” bölümünde, maniyi ritim meselesi üzerinden kavramaya dönük bir okuma önerir.
Burada free jazz basit bir estetik imge olarak değil, maninin öznel mantığını kavramaya imkan veren kavramsal bir operatör olarak işlev görür.
Melankoli zamanı askıya alır, onu acı verici bir donukluk içinde sabitler; buna karşılık mani zamanı hızlandırır ve parçalar.
Manik özne, her türlü sabit noktalamanın ötesine geçen bir hızın içine kapılmıştır.
Bu hız yalnızca davranışsal değildir; bizzat gösteren zincirinin kendisini etkiler. Çağrışımlar durmaksızın birbirini izler; hiçbir kesintiyle karşılaşmayan bir metonimik çoğalma meydana gelir.
İşte tam bu noktada free jazz, ayrıcalıklı bir model haline gelir.
Klasik jazz’dan farklı olarak free jazz sabit ölçüyü, önceden belirlenmiş armoniyi ve merkezî bir hiyerarşik düzeni bozar.
Ama buna rağmen kaosa düşmez. Kendi içinden başka bir mantık icat eder: dinleme, tekrar ve ritmik varyasyonlar yoluyla içeriden üretilen bir tutarlılık.
Başka bir deyişle, bir efendi olmaksızın da bir düzenin ortaya çıkabileceğini gösterir.
Lippi’ye göre bu mantık, maniyi anlamak için aydınlatıcıdır: Baba-nın-Adı (Nom-du-Père) simgesel düzenlemeyi güvence altına almadığında, özne için başka tutunma biçimleri kalabilir; daha kırılgan, daha tekil ama yine de işlevsel olan biçimler.
whatsapp.com/channel/0029VbB...
Çok tatlı bir fikir olduğunu düşündüğüm için hemen yazmak istedimm.
İŞTE BENİM KİTAPLIĞIMDAN MEVSİMLER
İlkbahar: Çok fazla cıvıl cıvıl kitaplar okumadığım için bulmakta en çok zorlandığım mevsim bu olacak sanırım. Romeo ve Juliet aslında yaz hissiyatı da veriyor ancak sonda kavuşamamaları sürekli bir belirsizlikte olmaları bence ilkbahar gibi çalkantılı hissettiriyor. Yani bir anda güneş çıkıyor aniden fırtına çıkıyor ne hissedeceğini bilemiyorsun. Ve sonra da gökkuşağı... yani kısacası hem umut veriyor hem de üzüyor ilkbahar gibii. Aynı şekilde Martin Eden
Yaz: Zalim Prens, Lanetli Kral seriyi bitirmedim ama Elfhame büyülü bir yer olduğu için okurken sürekli kırlar, güneş, deniz ve aşırı parıltılı bir ortam canlanmıştı gözümde. Özellikle saraydaki kutlamalar, şenlikler tam yazdı benim içinn.
Sonbahar: Eveett sanırım tüüm kitaplar bana sonbahar ya da kış hissettiriyor. Eğer Kötü Olsaydık bu kitapta arka planda hep bir yağmur yağıyor gibi hissetmiştim. Atmosferi şömine ateşinde kitap okumak için birebirdi.
Kürk Mantolu Madonna bu kitap da öyleydi arka planda yaprak düşüyor ve ben ana karakterleri yaprakların altından geçerken seyrediyorum gibiydi.
Kış: Tabii ki Taht Oyunları Winter is coming gibi ikonikleşmiş bir alıntının olduğu bu kitabı koymasak olmazdı. Bu kitabı yaz sıcağında bile okusan sanki kar yağıyormuş gibi hissetmeye başlayabilirsin. Kış diye bir mevsim olmasaydı bu kitaba bakıp kış gibi hissederdin öyle bir kitap.
Harry Potter ve Sırlar Odası altın üçlünün bir araya geldiği kitap ve aşırı sımsıcak bir ortam. Zaten Hogwarts'ta kutlanan noelin bu listeye girmesi lazımdı. Harry Potter'ın bana hissettirdiği güven hissi hasta olacağımı kabullendiğim anda iyileşmek gibi.
Kitaplığım tamamen sonbahar ve kışmış gibi hissettim. Umarım okurken keyif almışsınızdır.
merhaabaalarr💕. Dünkü Inside Out paylaşımına yaptığınız o güzel, samimi yorumlar için çook teşekkür ederiiimm💘.Az önce kitaplığımla bakışırkenaklıma çok tatlı bir fikir geldi.✨
Kitaplığımızdaki kitapları sadece kapak renklerine göre değil de, bize gerçekten hissettirdikleri o mevsimsel duygulara göre ayırsaaak .Ben kendi okuduklarımdan bir liste yaptım, nedenini de içimden geldiği gibi yazdııımm💝
İlkbahar🪿: Çalıkuşu & Percy Jackson ve Yunan TanrılarıÇalıkuşu : Feride benim için tam olarak mayıs ayında açan o inatçı bahar dallarıı İçindeki o saf neşe, her şeye rağmen gururlu duruşu ve o eski zamanların taze havası bana hep çiçek kokularını hatırlatıyoo.Ne zaman masamda ders aralarında birkaç sayfa okusam içimi umut kaplıyorr tam bir bahar enerjisii.
Percy Jackson ve Yunan Tanrıları : Mitolojinin o hareketli yapısı ve melez kampının arkadaşlıkları bana hep kış uykusundan uyanma hissi veriyor. Hani nisan-mayıs aylarında hava hafifçe ısınır da içinizde tatlı bir kıpırtı başlar ya, işte tam o keşfetme arzusu.
Yaz: Scarlet , Kalpsiz & Harry Potter ve Azkaban TutsağıScarlet & Kalpsiz : Yazın o hiç bitmeyecekmiş gibi gelen uzun günlerinde, insanı bu dünyadan tamamen koparacak sürükleyici dünyalar arıyor gözler. Bu masalsı kitaplar tam olarak o boşluğu dolduruyoo. Zamansızlığı, o fantastik evrende kaybolma ve sürüklenme hissi benim için direkt yaz demek.
Harry Potter ve Azkaban Tutsağı : Özellikle ilk kitaplardaki o Hogwarts trenine biniş heyecanı ve okulun bitişi, bana çocukluğumuzun o tasasız, ödevsiz upuzun yaz tatillerini hatırlatıyor. İçimizi ısıtan, çok tanıdık ve büyüleyici bir yaz güneşii
Sonbahar: Agatha Christie serisi& Klasikler
Agatha Christie serisi: Benim için sonbahar ritüeli tam olarak bu gizem hissi. Dışarıda ekim yağmuru yağarken, o sisli, sakin ve loş atmosfer Agatha teyzemleee katil kim aramaya çalışmaya o kadar çok yakışıyor ki🙃... İnsanı gündelik
Bayadır bir ileti hazırlamak istiyordum ama içeriğine karar veremiyordum (aslında Rus klasikleriyle ilgili kafamda bir şeyler var ama elimdeki kitabı bitirmem lazım önce). Şu an akışımı dolduran book boyfriendilerim iletilerini görünce ben de bunun kadın versiyonunu yapmak istedim. Çünkü sevdiğim birçok kitaptaki harika kadın karakterlerin erkek karakterlerin gölgesi altında bırakıldığını düşünüyorum.
Cinder genel olarak tüm Ay Günlükleri serisini baz alarak konuşacağım, bu seride inanılmaz kadın karakterler var ama şöyle bir dönüp baktığımda favorim olanın ana dörtlüden ziyade Levana olduğunu fark ettim. Ben zeki ve sadece hedefe odaklı kötü karakterleri seviyorum ya.
Muhalifler NOVA ARTİNO zeki ve amaçlarına düşkün karakterleri seviyorum
Tırpan Citra'yı ben ilk kitapta aşırı odun bulmuştum ve pek sevememiştim ama serinin devamında onunla bir şeyler daha çok oturdu veya ben onu öyle kabul ettim bilmiyorum jgsjzgskj
Hainin Mührü Lunulata'yı o kadarr seviyorum ki. Zihnindeki engelleri kaldırdığı için hiçbir engeli kabul etmeyen harika biri, onu çok seviyorum
Wonder Woman: Savaşgetiren Diana benim zaten çocukluğumdan beri aşırı sevdiğim bir süper kahraman ve bu kitapta da süper yansıtılmıştı
Gölge ve Kemik Alina salağın teki olduğu için Genya Safin'i görmezden gelmeniz büyük haksızlık
Kargalar Meclisi okuduğum dönem tamam kabul ediyorum Kaz'a fena kafayı takmıştım ama şu an bir üzerine düşününce aklımda en net kalan karakter kesinlikle INEJ GHAFA ondan çok etkileniyorum ve kendimi ona çok benzetiyorum
Yara İzi Kralı Zoya Nazyalensky ana seride sevdiğim biri değildi ama kendi kitaplarında o kadar iyi yazılmış ve gelişmiş bir karakter ki
Açlık Oyunları ne Peeta ne de Gale ben hep Katniss Everdeen'e aşıktım, sevgiler
Haşhaş Savaşı bu serinin devamını acil okumam lazım çünkü Rin'e bayıldım ve onun
Selam. Diğer iletilerimden farklı bir araştırma konusu ile geldim bu gün.
Bugün insanlar masalları “tatlı çocuk hikâyeleri” gibi düşünüyor ama eski halk anlatıları oldukça sertti. Çünkü hikayeler aynı zamanda toplumu dizginlemek için yazılırdı. Bilirsiniz, insanlar en iyi korkuyla kontrol edilir ve canavarları bir korku aleti olarak kullanmak çok kolay. Peki son zamanlarda masalları değiştiren tam olarak ne?
İnsanlık canavarlardan hiçbir zaman vazgeçmedi. Sadece onları yeniden yazdı.
Eski dünyada korku somuttu. Grimm Kardeşler’in orijinal masallarındaki çocuk yiyen cadılar, Charles Perrault ’nun kanlı kurtları ya da Kelt folklorunun insan kaçıran tekinsiz perileri yalnızca birer “kötülük” figürü değildi. Onlar insanların gerçek korkularının beden bulmuş hâliydi. Çünkü eski insan doğadan korkuyordu. Açlıktan korkuyordu. Hastalıktan, karanlıktan ve bilinmeyenden korkuyordu. Orman yalnızca ağaçlardan oluşan bir yer değil; kaybolmanın, ölmenin ve geri dönememenin sembolüydü. Bu yüzden eski hikâyelerde çözüm genellikle basitti: Kahraman canavarı öldürür ve düzen yeniden sağlanırdı. Canavar dışarıdaydı. İnsanlığın karşısındaydı. Yok edilmesi gerekiyordu.
Ancak zamanla insanlığın çocukluk anlayışı değişmeye başladı. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren çocukluk, korunması gereken masum bir dönem olarak yeniden tanımlandı ve bu değişim yalnızca eğitimi ya da aile yapısını değil, hikâyeleri de dönüştürdü. Çünkü çocukları korumaya çalışan bir dünya, korkuyu anlatma biçimini de değiştirmek zorundaydı.
Ama bence asıl büyük değişim burada olmadı. Asıl değişim, insanlığın korkunun kaynağını değiştirmesinde yaşandı.
Eski insan bilinmeyen ormandan korkuyordu. Modern insan ise giderek daha çok insan zihninden korkmaya başladı. Sigmund Freud ’un “Das Unheimliche” yani “tekinsiz” kavramı da tam