Fuad Köprülü

Fuad Köprülü

YazarÇevirmen
8.9/10
166 Kişi
·
532
Okunma
·
176
Beğeni
·
5,6bin
Gösterim
Adı:
Fuad Köprülü
Tam adı:
Mehmet Fuad Köprülü / Köprülüzade Mehmet Fuat
Unvan:
Türk ordinaryüs profesör tarihçi, Türkolog, Dışişleri Bakanlığı yapmış siyasetçi ve edebiyat araştırmacısıdır.
Doğum:
İstanbul, 4 Aralık 1890
Ölüm:
İstanbul, 28 Haziran 1966
Fuad Köprülü 4 Aralık 1890’da İstanbul’da doğdu. Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa’nın soyundan gelmektedir. Edebiyat ve tarih alanında ilerlemek için hukuk öğrenimini yarıda bıraktı.

1909’da Fecr-i Ati topluluğuna katıldı. Şiirlerini 1913’e kadar Mehasin ve Servet-i Fünun dergilerinde yayımladı. Bu yıllarda “Milli Edebiyat” ve “Yeni Lisan” akımlarına karşıydı. 1910’dan sonra İstanbul’un çeşitli okullarında Türkçe ve edebiyat okuttu, liselerin edebiyat programını düzenledi. Ziya Gökalp çevresine girdikten sonra Milli Edebiyat akımını benimsedi; Türk tarihinin ilk dönemlerine kadar indi, ilk Türk topluluklarının tarih ve edebiyatlarını inceledi. 1913’te, Halit Ziya Uşaklıgil’den boşalan İstanbul Darülfünunu Türk edebiyatı tarihi müderrisliğine getirildi. Aynı yıl Bilgi dergisinde Türk edebiyatının hangi yöntemle incelenmesi gerektiğini tartışan “Türk Edebiyatı Tarihinde Usul” adlı yazısı çıktı.

İlk büyük yapıtı ''Türk Edebiyatı’nda İlk Mutasavvıflar’'ı yayımlandı. 1923’te Edebiyat Fakültesi dekanı oldu, ''Türkiye Tarihi'' adlı kitabını çıkardı. 1925’te Türkiyat Mecmuası’nı çıkarmaya başladı, ünü giderek dünyaya yayıldı, birçok uluslararası kongreye Türkiye temsilcisi olarak katıldı. 1928’de Türk Tarih Encümeni Başkanlığına seçildi. 1931’de Türk Hukuk Tarihi Mecmuası’nı çıkarmaya başladı; 1932-1934 arasında Divan Edebiyatı Antolojisi’ni çıkardı. 1933’te ordinaryüs profesör oldu, İstanbul Üniversitesi’nde birkaç kez dekanlık yaptı. 1934’te siyasete atılarak Kars milletvekili oldu. 1936-1941 arasında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’yle Siyasal Bilgiler Okulu’nda ders verdi. 1935’te, Paris’te Türk Tetkikleri Merkezi’nde verdiği konferansların toplamı olan Les Origines de L’Empire Otoman (Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu) adlı kitabı yayımlandı ve büyük yankı uyandırdı.Heidelberg, Atina ve Sorbonne üniversitelerince onursal doktorluk sanı verilen, bilim kuruluşlarınca onur üyeliğine seçilen Köprülü 1941’den sonra İslam Ansiklopedisi’nin yayımına katıldı. V.(Ara Seçim), VI., VII. Dönem Kars, VIII., IX., X. Dönem İstanbul milletvekilliğine, hem de İstanbul ve Ankara üniversitelerindeki görevlerine devam etti.

Celal Bayar, Adnan Menderes ve Refik Koraltan ile Demokrat Parti'yi kurdu. Demokrat Parti 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanıp iktidara gelince, dışişleri bakanı oldu. 1956’ya kadar sürdürdüğü bu görevi sırasında Türkiye’nin NATO’ya girişinde etkin rol oynadı. 5 Temmuz 1957'de "kurduğu partiyi tanıyamadığını" söyleyerek Demokrat Partiden resmen istifa etti ve aynı yıl Hürriyet Partisi ne girdi. Asıl yararlı çalışmalarını Türk Edebiyatı ve Türk Halk Edebiyatı araştırmaları oluşturur. Çok verimli bir araştırmacı olan Köprülü, ardında 1500'ü aşkın kitap ve makale bırakmıştır.

Fuad Köprülü 15 Ekim 1965 tarihinde Ankara'da Türk Tarih Kurumu'ndan evine yürüyerek gittiği bir sırada, trafik kazası geçiren Köprülü, daha sonra tedavi gördüğü Istanbul Baltalimanı Hastahanesi'nde, 28 Haziran 1966'da vefat etti. Cenazesi, 1 Temmuz Cuma günü Beyezid Camii'nde kılınan namaz ve Istanbul Üniversitesin'nde yapılan merasimden sonra Çemberlitaş'ta Köprülü Mescidi'ne bitişik aile kabristanına defnedildi.
Birbirine bağlı ve birbiri üzerinde tesirli hadiselerin yalnız bazılarını göz önüne alarak, geri kalanların varlığından habersiz olmak daima yanlış neticeler verir.
Etnik değil sadece politik bir tâbir olan Osmanlı kelimesi eski vak’a-nüvislerde dâimâ “devlet hizmetinde bulunan ve devlet bütçesinden geçinen hâkim ve müdir sınıf” mânasını ifade eder.
Oldi
Oldi Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar'ı inceledi.
560 syf.
·10/10 puan
Kitaba baktığımda aklımda ilk canlanan şey Adolf Hitler oluyor. Köprülü'nün, Hitler'e hayranlığı olup olmadığı zihnimi bir süre meşgul ediyor. Sonrasında Nureddin Topçu'nun evinde asılı olan üç fotoğraftan birisinde 2. Dünya Savaşı'nın günah keçisi ilan edilen Adolf Hitler oluşu geliyor aklıma. Almanya hüsrana uğradıktan sonra Milli Şef'in bıyıklarını kestiğini ve diğer vekillere kesme talimatı verdiğini de öğreniyorum. 1. Dünya savaşında mahvedilen Almanya'nın milliyetçilerinin intikam duygusu yanında diğerleri çok mu masum kalıyor? Tüm bu sorular cevap aramadan geçiştiriyorum..

Sonrasında kitabın adındaki 'mutasavvıf' kelimesi dikkatimi celp ediyor. Mutasavvıf, tasavvuf, sufi, sofu, tarikat, mürit, halife, dergâh, tekke, zaviye, Teoman Duralı hocanın deyişiyle filosof kelimeleri zihnimde canlanıyor. Daha kitabı açmadan zihnimde intibalar oluşmaya başlıyor.


Sosyal ilimler alanındaki en büyük profesörlerimizden olan Fuad Köprülü bu eserin ilk baskısını 28 yaşında iken 2.5 senede tamamlıyor. Böyle bir eserin hakkını verebilmek için Tarih, Edebiyat, İslâm, Sosyoloji alanlarında ilim sahibi olmak gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden kitabı açtığınızda Mehmed Fuad'ın kariyeri hakkında malumatlar içermesinin kitabı okuyacaklar için önemli olduğuna inanıyorum. Bu kariyerde birisi bu işin hakkından gelebilir inancı ile başlıyorum okumaya..

Eser iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde Hoca Ahmet Yesevi çevresinde işlenirken ikinci bölüm Yunus Emre çevresinde ele alınıyor. Başlangıç kısmında Türklerin İslâmiyetle alakaları, tasavvuf, eserin yazılış amacı, tarzı ve özeleştirisi yapılıyor.

Birinci bölümün ilk kısmında Ahmet Yesevi'ye kadar Türk edebiyatı, dönemin eserleri, metinleri, alimleri, toplumsal yapı hakkında bilgiler veriliyor. Sonrasında Ahmet Yesevi'nin menkıbevi ve tarihi hayatı ayrı ayrı ve özenle işleniyor. Ahmet Yesevi'nin hocaları, halifeleri, yayılışı etki ettiği diyarlarla ilgili bilgiler, tahminler, fikirler... Sonrasında Yesevi tarikatı ve bu tarikattan doğan tarikatlar işleniyor. Sonrasında Ahmet Yesevi'nin Divanı Hikmeti hakkında tüm yönleriyle muhteşem bir inceleme. Tabi sadece bununla sınırlı kalmıyor. Kaşgarlı Mahmut, Edip Ahmet Yükneki hayatları ve eserlerine de değinilip bunlar üzerine edebi, lisani, sosyolojik vb... karşılaştırmalar yapılıyor. Birinci bölümün sonunda yazar değerlendirmeler yaprak neticeleri kaleme alıyor.

İkinci bölümde aynı yol bu sefer Yunus Emre üzerinden izleniyor. Yunus Emre'nin etkilendiği ve etkilediği mutasavvıflar, o dönemde Anadolu'daki Arabi-Farisi edebiyatın ve alimlerin etkileri, eserleri.. vb hakkında bilgiler veriliyor. İkinci bölümün sonunda yine değerlendirmelerle neticeler aktarılıyor.

İki mutasavvıf şairin benzerlikleri, edebiyatta, sosyal hayatta, din anlayışında bıraktıkları etkiler, tespitler, değerlendirmeler, kaynaklar insanın başını döndürüyor¹ diyebilirim.

Elimizdeki eserin dilinden bahsetmek gerekirse, eserin 4. baskına sahibiz. Köprülü, talebesi F.A. Tansel ile 2. baskıda tasfiye ve sadeleştirme çalışmaları yaparken ne yazık ki beklenmedik bir trafik kazası geçiriyor. 6-7 ay sonra da vefat ediyor. Tensel bey, hocası ile başladığı metodda çalışmaları tamamlayarak Dr. Orhan F. Köprülü'nün de katkılarıyla baskıya hazır hale getiriyor. Dolayısıyla eserin dili 21. asrın ruhu yaralı Türkçesi'ne de uygun hale getiriliyor.

Eserin sonuna geldiğimizde bir çok hisse kapılıyorum. Bunlardan birisi, bu toprakları vatan haline getirişimizde kılıç payının tahminimden az oluşu. Yani bir devleti kısa sürede yıkabilir, bir günde haraca bağlayabilir, topraklarınıza katabilirsiniz ama vatan haline getirmenin ne kadar zor, uzun ve meşakkatli olduğu daha iyi öğreniyorum bu kitapla. Tasavvufun, şairlerin Anadolu'nun vatan haline getirilişinde, Türkçe’nin olgunlaşmasında, Farsça karşısında ayakta kalmasında ne kadar mühim ve siperane bir rol aldığını fark ediyorum. Yanlış anlaşılmasın, Farsçanın da Arapça'nın da dilimize vatanımıza katkısı tartışılamaz. Mevlana'nın adını anmak bu hususta ziyadesiyle yeter diye düşünüyorum.

Yunus Emre olmasaydı, tasavvuf şiiri olmasaydı Türkçe ayakta kalabilir miydi? Türklük, Türkçe ne durumda olurdu, Türk vatanından bahsedebilir miydik?

Eserin bende uyandırdığı tasavvurlardan bir tanesi yazarın adıyla da müsemma Boğaz Köprüsü oluyor. Kitap, Hoca Ahmet Yesevi ve Yunus Emre etrafında işleniyor demiştim. Bu iki Mutasavvıf şair boğaz köprüsünün iki direği olarak zihnimde canlanıyor. İki direği birbirine bağlayan, kenetleyen her halat, her demir nasıl ki bir şey ifade ediyor bir vazife görüyor ise zihninizde öyle tasavvur edin bu insanları, onların etkiledikleri, etkilendikleri kişileri, milletin inşasına bir de bu açıdan bakın. İslâmın, Türkçenin, Alplerin, Gaza beylerinin, bu köprünün inşasında birer demir, tel, halat,çakıl tanesi olduğunu tasavvur ediyorum. Bu köprünün mimarı Allah'a hamdü senalar olsun. Bu vatana sebep olan her bir parçaya ne kadar teşekkür etsek azdır. Teşekkür etmek bir adımdır sadece. Boğaz köprüsü yıkıldığında onu telafi edebilirsiniz, daha güçlü daha elverişli bir hale getirebilirsiniz başka köprüler de var diyebilirsiniz. Ama bu vatanı vatan haline getiren köprüyü yıkarsanız, bağlarına kentlerine zarar verirseniz, yıkılmasına göz yumarsanız ya da o köprüyü görmezden gelirseniz işte onu telafi edemezsiniz.

Bu eseri okurken aklımı sürekli işgal eden Mustafa Kemal'in şu sözünü paylaşmak istiyorum: “Ey millet! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat medeniyet (uygarlık) tarikatıdır.

Ehli tasavvufun ret ehli politikanın baş tacı edildiği bir çağda, kimseyi bununla yargılamak niyetinde değilim elbette.
Şu konuda haklı olarak içerleniyorum. Tasavvufu kötülüyoruz, küçümsüyoruz ama kültürümüzü birileri hakir gördüğünde, gösterdiğinde Yunus Emrelere, Mevlanalara sarılan yine bizler oluyoruz. Sonrasında yine politikanın acı reçetelerine boyun eğen yine bizler oluyoruz.

Eserin zihnimde uyandırdığı bir başka tasavvur Fırat nehri oldu. Kitaba başlamadan önce Fatsa'dan Urfa'ya oradan Antep'e bir yolculuk gerçekleştirdim. Divriği Camiyi görebilmek için bu kez farklı bir güzergah tercih etmiştim. Farklı duygular yaşadım bu seyahatte. Fethi ağabeyin yazılarında hasretle bahsettiği Arapgir'i de görmüş olduk farklı bir hüzün oluştu, rahmet olsun. Sonrasında harabeye dönmüş ve sanki terk edilmiş köyler görmek, bomboş ovalar ve bozkırlar beni iyiden iyiye hüzne soktu. Atalarımızın o mücadeleleri geldi gözümün önüne. Canlarını uğruna feda ettikleri toprakların yetim bırakılışı bir yanda sosyal mecrada vatanın bir karış toprağı için savaşmaya hazır milyonlar diğer yanda. Savaşın top sesi ile izafe edildiği bir çağda bu tür çelişkilerle yüzleşmek, başbaşa kalmak kırıyor hevesimi.

Şahlanan bir atın saçlarını andıran Fırat üzerinden geçiyorum Keban'da. Oradan Hazar gölünün eşşiz güzelliğine ulaştığımda, İsmet Özel'in ve Neşet Ertaş'ın muazzam sözleri dokunuyor kalbime: "Birbirine gönülden bağlı olanların bağını koparamazsınız, çünkü gönüllerin birbirine nereden bağlı olduğunu asla bilemezsiniz." "Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez" Aklına böyle şeyler nerden geliyor diyebilirsiniz. Daha önceden bu devasa ve harika gölün etrafında gezme, çay içme birkaç kez fırsatım oldu. Bu kadar güzel gölü besleyen bir akarsu yoktu etrafında. Bu kez Keban üzerinden Sivrice'ye inince Fırat nehri ile Hazar gölünün gönül bağını hissettim. Öyle bağlar tesis olunuyor ki, ummadığınız anda, ummadığınız yerde koruyor, kurtarıyor, güzelliklere sebep oluyor neticede hayrete gark ediyor. Ne bağlar vardır daha kim bilir..

3 hafta geçiyor aradan Gaziantep'e giderken tekrar Fırat Nehri üzerinden geçiyorum. Umutlarım artıyor. Sonra haritayı açıp Fırat'ı izliyorum, yakınlarında akarsu bağı olmayan göller, kopacak dediğiniz yerde tekrar genişleyen pes etmeyen diyar diyar gezen bu nehir Dicle Nehri ile kavuşup Hazar Denizi'ne Karadeniz'in dağlarından aldığı emaneti bırakıyor. Bir tasavvuf silsilesi gibi hatta daha fazlası. Tarikat yol demektir. Bir yerden bağlanan yollar sonra ayrılarak birleşerek örümcek ağını andırıyor. Anadolu'yu İslâm ile yoğurup vatan haline getiren tasavvuf ağı. Ben de bu eseri okuma bahtına yolculukta eriştim. Vatanımın kıymetini anlamak için okuduğum bu eserin manasını hissedeyim diye vatanım el birliği yaptı sanki. Suyun sızladığını bir nebze tatmış oldum.

1: Baş dönmesinden bahsediyordum. Bu kitabı takdir etmek haddim değil. Büyükler küçükleri takdir eder. Dolayısıyla bu esere 10 puan verecek seviyede değilim. 9 puan verecek seviyede hiç değilim!
383 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Fuad Köprülü'nün bu eseri, edebi yönünün yanı sıra, tarihsel bir anlam da ifade etmektedir. Türk Edebiyatı'nın yanında, Türk Tarihinin de önemli eserleri arasında sayılmaktadır. Osmanlı'nın yıkılışına müteakip, kendisine görev addedilen Türk tarihini tekrardan inşaa konusunda önemli bir çalışmadır.

Köprülü eserinde dört önemli tarihsel şahsiyetin üzerinde durmuştur. Bu kişiler; Ahmed Yesevi, Hacı Bektaş, Mevlana ve Yunus Emre'dir.

Bahsedilen kişilerden Bilhassa Ahmed Yesevi, bugün halen tarihsel ve kültürel önemi idrak edilememiş, çözümlemesi tam yapılamamış abidevi bir şahsiyettir. Kendisi, Anadolu'nun Müslümanlaşmasında büyük çaba sarf etmiş birisi olmasına rağmen, Türk Tarihince yeteri kadar incelenmemiştir. Bunun sebepleri arasında, şüphesiz; tarihi olarak kesinlik içeren delillerin olmayışı da etkendir.
Yesevi'nin hikmet isimli divanı hem içeriği hem de edebi yönü açısından önemli bir yere sahiptir. Yesevi'den önce Türk Halkının ozanlar vasıtasıyla derin ve geniş bir edebi kültürünün olduğu bilinmesine rağmen, yazılı eserlerin olmayışı, bu ozanlara ve islam öncesi Türk Edebiyatı'na dair kapsamlı bilgi edinemeyişimizin birincil sebebidir. Bu sebeple halen Çin Vekayinameleri Türk Tarihi ve edebi yönününün birincil kaynakları olmak durumundadır.

Eserde üzerinde durulan şahsiyetlerden birisi de Türk Tasavvuf Edebiyatının önemli aktörlerinden kabul edilen Mevlana'dır. Köprülü eserinde, Mevlana'nın divan, fih-i ma fih, rubailer v.b eserlerinden ziyade ilginç bir şekilde ısrarla Mesnevi hakkında izahat vermektedir. Köprülü, Mevlana'nın edebi yönünü yeterli bir şekilde ifade etmekle beraber, gene ilginç bir şekilde Mevlana'nın tarihsel kişiliği üzerinde neredeyse hiç bilgi vermemektedir. Mevlana'nın Anadolu'da zorla şeyh-üş şua seçilmesi, kendisine tabi olmayan şeyhlerin ve ailelerinin katledilmesi, Moğollarla kurduğu maddi ve manevi ilişkileri, Hacı Bektaş, ve deiğer anadolu erenlerine düşmanca tavırları, Mevlana'nın Selçuklu Devleti'nin yıkılışına dair yaptığı katkılar! ve Şems'in neden öldürüldüğü gibi önemli bilgiler es geçilmiştir. Konu hakkında günümüzde bilhassa Prof. Dr. Mikail Bayram oldukça geniş ve ilgi çekici bilgiler sunarak konuyu aydınlatmıştır. Konuyla alakalı Gölpınarlı Hoca'da Bayram Hoca'ya atıfta bulunmuş, lakin görüşlerini es geçmiştir. Bu konularda ve Mevlana'nın şahsına dair acaip bilgiler içeren Eflaki de yine kaynak olarak alınmamıştır.

Türk Edebiyat tarihin de etkisi görülen ve kitapta incelenen bir diğer şair de Yunus Emre'dir. Köprülü'nün Yunus Emre ile alakalı yaptığı tespitler ve tarihi ifadeler, yüzyıllar sonra, Cumhuriyet döneminden sonra Yunus Emre'nin tekrar meşhur olmasına sebebiyet vermiştir. Kitapta yer verilmese de; Osmanlı'da Yunus Emre'nin okunmasının yasak olması, hatta Ebu Suud'un fetvası ile Yunus Emre'nin şiirlerinin okuyanların idam edilmesi, Osmanlı Dönemin de Yunus Emre'nin edebi tanınılırlığını çok aşağı seviyeye çekmiştir.

Köprülü'nün de ifade ettiği gibi, Yunus Emre'nin yaşadığı çağ ile eserlerinin ortaya çıktığı tarih arasında 300-400 yıl gibi bir zaman farkı olmakla beraber, tarihi bilgiler de tutarsızlık vardır. Bu ve diğer veriler de yan yana koyulunca ortaya şöyle bir tanım çıkmaktadır: "Yunus Emre diye birisinin yaşayıp yaşamadığı, yaşadı ise nasıl birisi olduğu ve günümüzde kendisine yakıştırılan şiirlerin kimin tarafından yazılmış olduğu muammadır"

Eserde edebi ve tarihsel öğelerin yanında İslam Dinine dair mutasavvıfların görüşlerine de yer verilmiştir. Verilen bilgiler ve tarihsel kanıtların ışığında, Yunus Emre v.b pek çok mutasavvıfın İslam'ın akidesi ve inancı dışında görüşleri benimsedikleri aşikardır. Zira Yunus Emre;

Ol Kadir-i kun feyekun lutf edici Rahman benem
Kesmeyen rızkını veren cümlelere Sultan benem

... Gibi onlarca şiirler yazarak adeta kendisini Tanrı gibi gördüğünü ifade etmektedir. Bu durumda kendi inancı, İslam Dini'nin dışında kalan, Mevlana'nın da eserlerinde görüleceği üzere dahil olduğu Hululiyye fırkası olduğu söylenebilir. Bu sebeple bu tip sözüm ona mutasavvıfların müslüman kimliğinden bahsetmek hatalıdır. Kendileri şair-yazar statüsündedir. Zira hiçbir dinin mensubu, kendisine Allah tarafından gönderildiğine inanılan bir kitapla ve hükümleriyle alay etme yoluna gitmemiştir. Hatta Yunus, Kur'an okuyanların Allah'a asi olduğu gibi acaip ifadeler de bulunmaktan kaçınmamıştır!

Her yönü ile tarihsel bir vesika hüvviyetinde olan bu eseri, konuyla alakalı, ilgilenen herkese tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim.
Yiğit
Yiğit Mehmet Fuad Köprülü Külliyatı 3 Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri'yi inceledi.
235 syf.
·Beğendi·10/10 puan
İnceleme yapmak için biraz geç kaldım, lakin şimdi yapalım.
Öncelikle Mehmet Fuad Köprülü çok mühim bir büyüğümüzdür, hele ki bulunduğu dönemi düşünürsek işlerinin daha da zor olduğu kanısına varabiliriz. Yalnızca 23 yaşında profesör makamına erişmiş olan bu kıymetli kişi, 1500 makale kaleme almıştır. İş böyle olunca ben de hayretimi gizleyemedim doğrusu, biz bu teknolojik çağda, onca kaynak ve esere kolayca ulaşabilirken; ulaşmamayı tercih ediyoruz. Kesinlikle öğretmen ve araştırmacı adaylarımıza ilham kaynağı olacak bir kişi.
Günümüzde bile tartışılan konu: "Acaba Bizans kurumları Osmanlı kurumlarını ne denli etkiledi?" başlığıdır. Bizantinistler tam olarak Osmanlı'yı, Bizans İmparatorluğu'nun neredeyse taklidi olarak tanımlamış ve haliyle bizimle uğraşacak alanlarla meşgul olmuşlardır. Fuad Köprülü hocamız da "Osmanlı teşkilat yapısının temelini Bizans'ta değil, daha da başka bir coğrafyada; İslâm ve Türk devletlerinde aramak gereklidir." diyerek -tabii ben kendi yorumumla onun fikirlerini izah etmeye çalışıyorum- bir işe girişmiş ve birçok yönden araştırmacıları tatmin etmeye çalışmıştır, yine de Osmanlı'nın Bizans ve çevresindeki devletlerden etkilenmemesi kaçınılmaz bir durumdur. Ancak hocamız layığıyla çalışmıştır.
95 syf.
Fuad Köprülü ile öğrencisi Fevziye Abdullah Tansel'in 1939-1949 arası mektuplaşmalarının Fuad Köprülü'nün mektuplarının günümüz Türkçesine aktarıldığı bu eserde,Fuad Köprülü'nün çalışma azmini,kararlılığını,başarının nasıl geldiğini,bizlere sunduğu eserleri ne şekilde ve nasıl bir ruh hali ile yazdığını mektuplarda o kadar açık bir şekilde görebiliyorsunuz ki...Bir ülkenin nasıl kalkınabileceğini bu değerli şahsiyetin verdiği eserler için gösterdiği çabanın herkes tarafından gösterilmesi sonrası olacağına kanaat getiriyorsunuz.Mutlaka herkesin okumasını tavsiye ettiğim bu mektuplar eminim ki birçok kişiye yol göstereceği gibi şevke de getirecektir.Ayrıca bir mektubunda kısa da olsa 2. Dünya Savaş'ının bazı şeylere nasıl sekte vurduğunu tüm açıklığı ile şahit olacaksınız.
367 syf.
·3 günde·3/10 puan
Doğrudan itiraf edelim: çok kötü bir eser, baştansavma bir yazım, ve hiç beğenmedim. İslam medeniyeti üzerine yazılan bir kitap şu şekilde yazılmalıydı. Önce sırasıyla; Hz. Peygamber dönemi, Emeviler Dönemi, Abbasiler Dönemi, Selçuklu dönemi ve Osmanlı dönemi kronolojik bir düzende anlatılmalıydı ve bu dönemlerin siyasi, sosyal, iktisadi ve kültürel yapıları çözümlenmeliydi. Tarih bilimi açısından uygun olanı budur. Ama Fuad hoca böyle yapmamış; ilk bölümde Barthold'un yazılarını okuttuktan sonra, ikinci bölümde Barthold'u eleştirmeye geçmiş. Ya Fuad hoca sana kim dedi Barthold'u eleştir diye? Bırak da onu okur yapsın. Beni çileden çıkaran şey; önsözde uzun uzadıya bir İslam medeniyeti tarihi kitabının eksikliğinden yakınıyor, ve yazdığı kitabın bu boşluğu dolduracağını ifade ediyor, umumi okurun istifadesine sunduğunu yazıyor. Gelin görün ki, umumi okur kitlesi bu kitaptan ne kadar verim alabilir? Alamaz. Bir kere, sistematik değil, bütüncül değil, ayrıca kronolojik değil. Bir Müslüman evladı, bu kitaptan kendi medeniyetini nasıl öğrenebilir? Fuad hoca, özenli bir şekilde yazmamış kitabını. Baştan savma bir şekilde yazmış. Fuad hoca bir tarih kitabı yazayım derken eleştirel bir deneme çıkarmış ortaya. Daha tuhaf olan şeyse, Yusuf Kaplan bunu okunması gereken yüz kitap arasına koymuş. Yüz kitap arasına girecek kadar iyi bir kitap değil ki? Hayret doğrusu. Son söz olarak özetle şunu diyorum, İslam medeniyeti tarihini sıfırdan öğrenmek isteyen bir kişinin bu kitaptan başlaması uygun değildir, okumanızı tavsiye etmiyorum.
383 syf.
·Puan vermedi
Ahmet Yesevi hz. ve Yunus Emre'yi anlamak için piyasada bulabileceğiniz en sağlam kaynak olacağını düşünüyorum tabi Fuat Köprülü gibi bir Türk aydının bu eserin müellifi olması kitabı okumak için yeterli bir sebeptir
726 syf.
·9 günde
Bu eser hem edebiyat tarihi hem de antoloji özelliği gösterir. Şairler ve aşıklık edebiyatı üzerine incelemelerin yanında, saz şairlerinin şiirlerine de yer verilmiş. İyi okumalar...
328 syf.
·5 günde
Barthold bu eserinde islamiyetin çıkış noktasını ve gelişimi hakkında bilgiler vermektedir.Çok fazla detaya girmemiştir ama konu hakkında genel itibariyle bir bilginizin olmasını sağlamaktadır.Ayrıca bu eser Fuat Köprülü tarafından çevrilmiştir.Fuad Köprülü bu eseri çevirmekle kalmamış üzerinde kendi tenkitlerini yapmıştır.

Yazarın biyografisi

Adı:
Fuad Köprülü
Tam adı:
Mehmet Fuad Köprülü / Köprülüzade Mehmet Fuat
Unvan:
Türk ordinaryüs profesör tarihçi, Türkolog, Dışişleri Bakanlığı yapmış siyasetçi ve edebiyat araştırmacısıdır.
Doğum:
İstanbul, 4 Aralık 1890
Ölüm:
İstanbul, 28 Haziran 1966
Fuad Köprülü 4 Aralık 1890’da İstanbul’da doğdu. Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa’nın soyundan gelmektedir. Edebiyat ve tarih alanında ilerlemek için hukuk öğrenimini yarıda bıraktı.

1909’da Fecr-i Ati topluluğuna katıldı. Şiirlerini 1913’e kadar Mehasin ve Servet-i Fünun dergilerinde yayımladı. Bu yıllarda “Milli Edebiyat” ve “Yeni Lisan” akımlarına karşıydı. 1910’dan sonra İstanbul’un çeşitli okullarında Türkçe ve edebiyat okuttu, liselerin edebiyat programını düzenledi. Ziya Gökalp çevresine girdikten sonra Milli Edebiyat akımını benimsedi; Türk tarihinin ilk dönemlerine kadar indi, ilk Türk topluluklarının tarih ve edebiyatlarını inceledi. 1913’te, Halit Ziya Uşaklıgil’den boşalan İstanbul Darülfünunu Türk edebiyatı tarihi müderrisliğine getirildi. Aynı yıl Bilgi dergisinde Türk edebiyatının hangi yöntemle incelenmesi gerektiğini tartışan “Türk Edebiyatı Tarihinde Usul” adlı yazısı çıktı.

İlk büyük yapıtı ''Türk Edebiyatı’nda İlk Mutasavvıflar’'ı yayımlandı. 1923’te Edebiyat Fakültesi dekanı oldu, ''Türkiye Tarihi'' adlı kitabını çıkardı. 1925’te Türkiyat Mecmuası’nı çıkarmaya başladı, ünü giderek dünyaya yayıldı, birçok uluslararası kongreye Türkiye temsilcisi olarak katıldı. 1928’de Türk Tarih Encümeni Başkanlığına seçildi. 1931’de Türk Hukuk Tarihi Mecmuası’nı çıkarmaya başladı; 1932-1934 arasında Divan Edebiyatı Antolojisi’ni çıkardı. 1933’te ordinaryüs profesör oldu, İstanbul Üniversitesi’nde birkaç kez dekanlık yaptı. 1934’te siyasete atılarak Kars milletvekili oldu. 1936-1941 arasında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’yle Siyasal Bilgiler Okulu’nda ders verdi. 1935’te, Paris’te Türk Tetkikleri Merkezi’nde verdiği konferansların toplamı olan Les Origines de L’Empire Otoman (Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu) adlı kitabı yayımlandı ve büyük yankı uyandırdı.Heidelberg, Atina ve Sorbonne üniversitelerince onursal doktorluk sanı verilen, bilim kuruluşlarınca onur üyeliğine seçilen Köprülü 1941’den sonra İslam Ansiklopedisi’nin yayımına katıldı. V.(Ara Seçim), VI., VII. Dönem Kars, VIII., IX., X. Dönem İstanbul milletvekilliğine, hem de İstanbul ve Ankara üniversitelerindeki görevlerine devam etti.

Celal Bayar, Adnan Menderes ve Refik Koraltan ile Demokrat Parti'yi kurdu. Demokrat Parti 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanıp iktidara gelince, dışişleri bakanı oldu. 1956’ya kadar sürdürdüğü bu görevi sırasında Türkiye’nin NATO’ya girişinde etkin rol oynadı. 5 Temmuz 1957'de "kurduğu partiyi tanıyamadığını" söyleyerek Demokrat Partiden resmen istifa etti ve aynı yıl Hürriyet Partisi ne girdi. Asıl yararlı çalışmalarını Türk Edebiyatı ve Türk Halk Edebiyatı araştırmaları oluşturur. Çok verimli bir araştırmacı olan Köprülü, ardında 1500'ü aşkın kitap ve makale bırakmıştır.

Fuad Köprülü 15 Ekim 1965 tarihinde Ankara'da Türk Tarih Kurumu'ndan evine yürüyerek gittiği bir sırada, trafik kazası geçiren Köprülü, daha sonra tedavi gördüğü Istanbul Baltalimanı Hastahanesi'nde, 28 Haziran 1966'da vefat etti. Cenazesi, 1 Temmuz Cuma günü Beyezid Camii'nde kılınan namaz ve Istanbul Üniversitesin'nde yapılan merasimden sonra Çemberlitaş'ta Köprülü Mescidi'ne bitişik aile kabristanına defnedildi.

Yazar istatistikleri

  • 176 okur beğendi.
  • 532 okur okudu.
  • 28 okur okuyor.
  • 762 okur okuyacak.
  • 8 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları